Garip!
Boğazımda bir gıcıklanma hissetmekteyim. Bu hayra alâmet değil. Kısa bir aradan sonra yeniden grip belirtilerini duyumsamam garip.
“14 Şubat” zaten hepten garip.
“Sevgili” ne ki? Yanlış bir şey söylemeyeyim, bir bilene sorayım:
TDK’na göre, “sevgili”nin iki anlamı var. Birincisi –ki, sıfat oluyorlar kendileri, “sevgi ve bağlılık duyulan”. Sevgili hemşehrilerim, sevgili milletim, sevgili arkadaşım… gibilerinden.
İkincisi ise, “sevilen ve âşık olunan kimse, yavuklu, dost, yâr, canan.
Kimse bu günün sevilen her şeyi kapsadığını, temelinde her tür sevginin yattığını söylemesin.
Bugün âşıkların, yavukluların yolunacağı gün olarak geliştirilmekte.
***
Olayın başlangıcı eski Roma İmparatorluğu dönemlerine uzanıyor. Zamanın imparatoru zalim 2. Claudius’un bir derdi (!) varmış. Ordusunda savaşacak yeterli sayıda asker toplayamamaktaymış. Roma’lı gençler şimdiki Amerikan askerleri gibi değillermiş yani. Hamburgerimiz, çukulatamız, kolamız olsun, cebimiz dolarla dolsun, istersek Irak’ta olalım farketmez. Zaten bütün dünya bizim. Her yerde bizim borumuz ötmeli, ayı da alırız, Mars’a da üs kurarız, bize köle olmayanı, hakkımızda atıp tutanı uydulardan duyarız, icabında bir nükleer bomba, kabak gibi oyarız..” diye düşünmeyip, yavuklumun kollarında olayım, gözlerinde kaybolayım, azıcık aşım pembe pancurlu evim türküleri çığırdıklarından imparator “bunlar cozuttu” diyerek yaşantılarına katı kurallar koymuş, gençlerin birlikteliklerini Lupercalia bayramı hariç, yasaklamış.
14 Şubat, bu bayramın arefe günü. Genç kızlar isimlerini yazdıkları minik kâğıtları kavanozlara dolduruyor, Roma’lı delikanlılar da bu kavanozdan çektikleri kâğıtta kimin ismi yazıyorsa, bayram süresince beraber oluyorlarmış. Artık kime niyet, kime kısmet. Bu arada birbirine âşık olanlar da evleniyorlarmış…
Öff! Sıkıldım. Ne garip işler bunlar!
İşin içine aziz Valentine ve sevgili Maurius’un karıştığı başka rivayetler de var ama, baydı.
Fakat, kafamın kısa devre yaptığı nokta şu ki, 1700 küsur yıl öncesinden söz edilmekte. İslam’ın duyuruluşu M.S. 600’lü yıllara denk düştüğüne göre, bizim kültürümüzdeki bazı geleneklerimizden de kıdemli bir kutlama günü olduğu sonucu çıkmakta..
***
Peki.
Bizde çok değil, bundan beş-on sene öncesinde 14 Şubat sadece 14 Şubat’tı. Sıradan, sıfatsız alâlade bir gün. Sonradan bir haller oldu buna. “Beni beğenmiyor musun, beni sevmiyor musun?” diye mızmızlanmaya, kendini ortaya ortaya atıvermeye, dikkatleri üzerine çekme çabalarına başladı. Çiçekçiler, kuyumcular, çamaşırcılar, çarşafçılar, düdüklü tencereciler, kokucular bunun üstüne aslanlar gibi atladılar. “Seni sevmez olur muyuz hiç? Sen bizim en sevdiğimiz günsün. Soğuk Şubat ayının sıcak kırmızı gülüsün. Gel elinden tutalım, seni meşhur edelim..” gibi vaadlerle şişirdiler de şişirdiler.
Bu “gün” şiştikçe, onların da cepleri şişti. Vatandaşın fikri şaştı. Birbirini sadece, saf, katıksız sevenler bile birbirine düştü.
İş o hale geldi ki, oha dememek güçleşti: Gazetelerin seri ilan sayfalarında şifreli ilanlar yer almaya başladı:
“Bebişim, seni çok seviyorum. Sevgililer günün kutlu olsun. Tosun’un.”
Ula, hangi Tosun, hangi bebişi çok seviyormuş, ne bileyim. Zaten bana ne, kime ne? Lâkin para verip almışım gazeteyi, son hecesine kadar okuyacağım. Böyle ilan mı olur?
Sen de bu işleri bir bilene, örneğin bana sorsana?
“Ben Karagümrük Bitirim Sokaktan Tosun.. Delikanlılığım gereği elaleme reklam etmemek gayesiyle adını vermeyip “Bebişim” rumuzu ile seslendiğim aynı mahalle, Manolya Apt. Daire 14’teki eli öpülesice berber Niyazi amcamın ortanca kızının 14 Şubat Sevgililer Günü’nü en isterik hislerimle kutladığımı, adı geçene yan bakılmaması gerektiğini, aksi tesbit olunduğunda vukuat çıkmayacağını garanti etmediğimi basın yoluyla ilgililere tebliğ ederim.”
Bak, şimdi ne güzel oldu. Malzeme, hedef kitle, üçüncü şahıslar, garanti şartları filan yerini buldu. Bunu ilan et, okuyan anlasın. Manitana ambargo koyduğunu millet öğrensin, yanlış yapmasın. Bebişin de “amaney, bu deli çocuk beni haykkatten seviyo. Kıkır kikir.. Aklım da en yakın arkadaşı Osman’da kalacak ama bu kadar para dökmüş gazataya. Ayıp olur artıkın. Hem zaten hapse girmezse seneye askere gidecek. O zamana kadar biraz uslu durayım bali.” diye düşünüp lavabodaki çatlak aynaya baksın:
“Ayna ayna söyle bana. Karagümrük’ün en popüler kızı benim, de mi?”
Evladım Tosun, senin iyiliğin için söylüyorum, yanlış anlama. Babanın cüzdanından aşırdığın parayı niye çar-çur ediyorsun? Senin gazeteye ilan verdiğini bebiş nereden öğrenecek? Ya birileriyle haber göndereceksin, ya kendin söyleyip göstereceksin. İkinizden başka kim bilecek? Sen kıstır bir tenhada bebişini, kulağına üfleyiver onu sevdiğini. Hem bunu yalnız 14 Şubat’ta yapmak zorunda da değilsin. Takvimin geri kalmış bahanesiyle yarın da “Bebişim, Sevgililer Dünün kutlu olsun, gel öpeyim!” deme şansın bile olur, a/salak!
***
Tabii başkasına akıl vermek kolay. İş kendime gelince akıl alacak kimsecikler bulamıyorum:
Uzattığı işaret parmağı üzerinden başparmağı ile ölçeklendirdiği zarif kısmı karşısındakinin gözüne sokarak “beni bu kadarcık da sevsen olur” sloganlı pırlanta reklamından kaçmaya çalışırken “gelin bir entellik yapın, sevdiğinize elemterefiş sigortadan katkı payı hediye edin” teranesine yakalanıyorum.
Bu yıl bir de “odun” simgeli afişler çıktı. Onu da icad edenin adı muhtemelen Tosun.
***
Yok!
Özellikle bugün hediye-mediye yok. Bir tek güne preslenmiş, hediyeyle ispatlanmış sevgi yok.
Göz-göze geldiğinde karşındakinin gözünde çapak değil derinleri görebiliyor musun, ruhunu hissedebiliyor musun?
İstediğin gün, istediğin kadar kutla.
Bunu başarabiliyorsan aldın/verdin işte hediyeyi.
Başka hediye alış-verişi yok!
***
Gelelim “aşk”a..
MİGREN
..nasıl anlatayım ki? Ancak yaşayan bilir. Bende şöyle oluyor:
Önce, hafiften sinirlerim zıplıyor. Ardından, omuzlarımdan başlayıp enseme doğru yükselen bir tutulma başlıyor.. Havadan, sudan, ışıktan, kokudan gıcık kapıyorum. Öleceğini anlayan kedi gibi, inzivaya çekilip ortadan toz olma isteği duyuyorum.. Zaten küçücük olan beynim, kulak memesi kıvamından uzaklaşarak salatası yapılamayacak sertliğe geliyor.. Yetmiyormuş gibi, guguklu eski zaman saatinin sarkacı ya da kilise çanı gibi kafatasımın iç çeperlerine “dannn.. dannn… donnnkk”kadanak vurmaya başlıyor. Sersem-sepelek, şavalak-şebelek hallere düşüyorum.
Bazı değerli eczacı komşularımın ayak nasırından tutun da, çocuğu olmayanlara dahi deva olarak önerdikleri Apranax, -eğer hadisenin başlangıcında enselersem- bana iyi geliyor. Normal olanından iki tableti bol su ya da süt ile yutuyorum. Yarım saat sonra, bir tane daha. Yaklaşık 1-1,5 saat sonra etkisi tepe noktasına ulaşıyor. Geçerse geçiyor, geçmezse hapı yutuyorum. Neticede ne yaparsam yapayım; başında da, sonunda da hapı yutmuş oluyorum.
Bu ilacın yan etkileri var. Dalgınlık, uyku hali, görmede bozukluk, unutkanlık... yapabiliyor.
***
Hı? Konu aşk mıydı!?
Beynimde öyle bir veri yok, silinmiş!
***
Demek ki aşk diye bir şey yokmuş.
Kütük geldim kalas gidiyorum.. neyleyim.
Var diyen varsa, kanıtlayamazsa ıslak odunla döveyim!
Puf.. dumanaltı oldu ortalık. Migrenim tutuyor. Salonun camını açmalı, içeriyi havalandırmalı, iki apranax yutup yatmalı..
Şaka'cım, pencere açık.. sen salonda yat.
Havlama aşkım, başım ağrıyo..
Diyo ki “Onu hatırladın di mii? Bi de aşk yok diyosun..
Sen onu benim kuyruğuma anlat!”
***
Amanin! Az kalsın unutuyordum. Bugün yeğenim Kurtuluş, Almanya'dan gelen gelin Erika ile evleniyor. Bendeniz bu müstesna günün gecesi, Ataşehir, Öğretmenevi'ne gideceğim, onlara ömür boyu mutluluklar dileyerek bi güzel kafa çekeceğim.. Sen de gelsene?
***
Eveeet, başa dönersek eğer;
madem ki 14 Şubat Sevgililer Günü,
biz de CafeTelve’den dileyelim bari..
herkese nice nice sevgililer!!!
Ne? Yine yanlış bir şey mi söyledim ki?

