Yaşam, sanki bir fincan kahve. Sade, az, orta ya da şekerli; içiyor, tüketiyoruz. Kalan, fincanın içindeki "telve". İşte, bunu paylaşmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne bileyim...
Erol Manisalı, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde hocamdı benim.
Belki de dünyanın en muhteşem akademik kadrosu Silivri'de bir araya geldi. Hiç kaçırılmayacak bir fırsat. Ne yapıp ne edip yanlarına gitmeli, o kampüse girmeli.
Oolum.. Şu yaşadıklarımız olacak şey mi..
aklın alıyor mu, kafan basıyor mu, içine siniyor mu, rahat uyuyabiliyor musun
Kızılay Meydanı ya da Eminönü kadar kalabalıktı. Veya, ne bileyim, Mariahilfer yahut Yalaman, belki de Fethiye Caddesi gibi.
Yetişmeye çalışan, koşan, giden-gelen, renk-renk, uzun-kısa, gülen-somurtan, sinirli-sakin, erkek-kadın, genç-yaşlı bir güzel kalabalık...
... ve bir de ses kaosu.
Hani, konser öncesi akord zamanı gibi. Kayan, doğru notaya basmaya çalışan, yakalarken kaçıran, yukarı aşağı dolanan, gerilen gevşetilen teller, derilerden çıkan seslerin koşuşturmacası sanki.
Piyanodan gelen doğru sesi yakalamaya çalışırken, belki seyircilerden gelen bir gürültüyle yine kaçırıp, silbaştan kurcalanan kulaklar, anahtarlar... kemanın ağlaması, timpaninin isyanı, arpden gelen çağlamanın karmaşası.
Sendeledi bir an. "Sırada mısın usta?" sesi, omuzuna yediği darbeden hemen sonra gelmişti kulağına.
"Yok, yavrum. Benimkini kaçırmışım, kimbilir ne zaman gelir bir sonraki.." dedi, gözlerinin önündeki yağız delikanlıya. Delikanlı, yavruyla ilgili sunturlu bir küfür savurdu.
Gözlerini kapadı, kulağının duymasını engelleyecekmişcesine.
Ateş gibi gencin kolundaki kızların kıkırdamalarına gülümsedi, yana çekildi.
Az ötedeki parka gitti. Çınar yaprakları güz kahvesinden çamur siyahına dönüşmüş, suyu boşaltılmış havuzu kaplamıştı. Banka doğru yürüdü. Belli ki oturma yerine Cat'leriyle basmış, sırtlığa tünemişti birileri. Önemsemedi, oturdu.
Sağdaki ağacın altında bir kedi gördü; patisini yalayan. Ya temizleniyor, ya da cam kesiği yarasını iyileştirmeye çalışıyordu, bilinmez. Ama öbür yandaki köpecik, göbeğindeki yaradan dertliydi, kesin. İkisi de, birbirlerini göremeyecek kadar kendilerine dönüktüler.
Karıncalara takıldı gözü, kaçıncı defa... İki sıra yapmışlardı; gelenler, bir de gidenler. Yine şaşırdı; karşılaşan karıncalar birbirlerine dokunuyor, ya öpüşüyor, ya da en azından selamlaşıyorlardı kendi dillerince.
Burnundan derin bir soluk aldı, bıraktı.
Sağ elini, ceketinin yakası içine yerleştirdiği atkısının altına soktu; bir şey çıkardı göğsünün oralardan. Omuzuyla burnunun ucuna düşen gözlüğünü şöyle bir öteledi, kafasını avucuna doğru uzatıp kulağını dayadı, dinledi.
Elindekini sol avucuna emanet edip, bu kez cebinden bir küçük kağıt poşet çıkardı, eskimiş, sararmış. Bir yanında "salt" yazıyordu poşetin, diğer yanında deforme "m" harfi.
Dişiyle kesti poşetin köşesini, avucunun içinde arada bir kıpırdayanın üzerine serpti içindekini.
Dikkatle yaklaştırdı ağzına.
Yaladı, yaladı, yaladı, yaladı.
Orkestra Adagio çalıyordu.
Gün, düne dönecekti elbet.
O öyle sanıyordu, yaralarını iyileştirebileceğini de..
Dance me to your beauty with a burning violin Dance me through the panic 'til I'm gathered safely in Lift me like an olive branch and be my homeward dove Dance me to the end of love, dance me to the end of love
Oh let me see your beauty when the witnesses are gone Let me feel you moving like they do in Babylon Show me slowly what I only know the limits of Oh dance me to the end of love, dance me to the end of love
Dance me to the wedding now, dance me on and on Dance me very tenderly and dance me very long We're both of us beneath our love, we're both of us above Dance me to the end of love, dance me to the end of love
Dance me to the children who are asking to be born Dance me through the curtains that our kisses have outworn Raise a tent of shelter now, though every thread is torn Dance me to the end of love
Dance me to your beauty with a burning violin Dance me through the panic till I'm gathered safely in Touch me with your naked hand or touch me with your glove Dance me to the end of love, dance me to the end of love Dance me to the end of love
Uff!
Yazmak istediğim ne çok şey var.. ..ve fakat canım istemiyor.
Kendimle çelişiyorum yine.
Ya da;
kendi kendime konuşuyorum zaten.
Bi de bunları yazıya dökmenin ne anlamı var..
Öyle de yalnız,
böyle de yanlış belki de.
***
(Şarkı güzel ama.. yaşadıklarımız.. asla! Zaten fazlaydı da, artık ölümcül dayanılmazlıkta.. Ne aşk, ne çiçek, ne börtü-böcek duyarlılığı kalmıyor engerekon yılanlarının tiksinç tuzaklarında..
Küresel sermayeniz katkılarıyla kakalanan 1 GB harddiscli macintoshdan vazcaydım, ne arka balkondaki külüstür zimense, ne diğerindeki eyçpiye gidecek durumda değilim. Dört yanım chip, burnumda teknolojik çöp kokuları..
..aklımda bir melodi var takribi bir haftadır. Ha babam de babam onu söylemekteyim. "Ceviz Oynamaya mı Geldin Odama?"
Azerbaycan, Ermenistan, PeKeKe.. sonracıma Afganistan, Nato mermer - nato kafa, seçmece üniversiteliler, kesmece İran karpuzu, çevreciler, GreenPeace'ciler.. yani barış için önce iklimi kurtar felan diyesiciler, kesilen yollar, katlanılan çileler, değersiz halk, değerli bir başkan.. Nayn, nayır, nolamaz.. O Amerikanya'nın olsun, benim Türkiye'min başkanı felan olamaz. "Soykırdığını kabul et!" ba ba bak senn.. Önce kendine bi bak allasen! "Ama ben siyah deriliyim, ahan da şincik ABD lideriyim?"
Pek güzel, yaraşır bi denem.. Biz de bir rivayete göre senlen akrabayız zaten. Gayseriliyik, gızılderiliyik!
Geldin, gittin, pek bi hoş oldu emme yengemizi göremedik? Niye ki ne? Yenge bizi begenmiyor mu yoksa? Biz onu pek bi sevmiştik; Ayasofya'yı, SultanAhmet'i gezer belkim diye terlik-türban bilem hazır etmiştik!
Neysse Mr. Obama.. Bizim Ergenekon vağ ya Ergenekon, tee Sayprıs'a uzanıvedi, ta Denktaş'a, biliyondur mutlaka. Emme bunlağ bizim içişlerimiz, bizim demokrasimiz. Sen karışamazsın tabe. Biz hallederiz! Sen üzme tatlı canını. Bi cümle daha edeceğidim emme, kelimeler kifayetsiz.
Yine takılıveğdim oraya bayım Obama..
Sen ceviz oynamaya mı geldiydin odama?
Bu türkümüzün bi öyküsü var emme ben söylemeyim, sen danışmanlarına arattırıver gugılınızdan he? Kimbilir, belki Irak'taki, Afganistan'daki kendi gençlerinden bazılarına dokanıverir!