Yaşam, sanki bir fincan kahve. Sade, az, orta ya da şekerli; içiyor, tüketiyoruz. Kalan, fincanın içindeki "telve". İşte, bunu paylaşmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne bileyim...
Üstteki yazı alta yazacaklarımın başlığı. Başlık ama kukuleta gibi değil. İçeriğini belirtebilecek seçmece kelimeler gurubu, o şekil yani.
Dün çok sevinçliydim. Çünkü ne kadar antisosyal bir tembel olduğum keşfedilerek ilahi maddi güçler tarafından evime 42 adım uzaklıktaki yakına inşa edilen AVM’nin içinde sinema açılmıştı. Sevincimin kaynağı buydu.
Evimin karşısında tiyatro olduğu için dün sevinçli değildim zira ben buraya hapis olduğumdan beri o tiyatro hep oradaydı. Ama ilk geldiğimde ve o binada döner sahneli bir tiyatro olduğunu öğrendiğimde de sevinmiş, “Yayaya şaşaşa..” diye kanat çırpmıştım.
Dün dündür, bugün bugün. O geçmişte kalmıştı, şimdi sinemam gelmişti ve binadan içeri girmiştim bile. Çok heyecanlıydım. Binanın giriş katında mikros ve iki tükkan daha açılmış, geri kalan her yer henüz inşaat halindeydi. Girişteki gıcık ve asık suratlı özel güvenlik insanına sinemanın yerini sorduğumda “İkinci kat.” dedi. Teşekkür etmedim, sonradan pişman oldum. Asık suratlıydı ama kimbilir ne derdi vardı? Yazıktı ona. Yürüyen merdivenlere “Yürüyün de göreyim.” dedim. Aldırmadılar, rutin hareketlerine devam etti ruhsuz basamaklar. Hiç sevmem onları. Hep iki basamağın arasına basıp düşecekmiş, bir de son noktada adım atmayı unutup kıçınüstü oturacakmışım gibi gelir. Oysa bilirim, bazı şeyler hep tekrarlanmaz, bir-iki kez başıma geldi diye hep olacak demek değildir.
İkinci kata ulaştığımda sinemanın yerinde yeller estiğini gördüm. İnşaat halindeki bölmeleri gizledikleri yüksek yüksek brandaları kanırttırıp birkaç tanesinin arkasına baktım; yoktu. Bir terkedilmişlik duygusu sardı tüm benliğimi. Ben korktu. Yine mi terkedilmiştim, ne bileyim. Sanki tee Toroslar’dan bir esinti yanağımı okşadı, ürperdim. Yalvarmak için ellerimi havaya kaldırdığımda sanki göbeği onlara bağlıymışcasına, gözbebeklerim de yukarı doğru baktı. Afişleri ve ışıkları böylece gördüm. Adresi yanlış tarif etmişti özel güvenlik kızı. Sinema üçüncü kattaydı. Demek ki o giriş katını saymıyordu. Niye saymıyordu? Orası kat değil miydi? Alttaki olduğu için ezilmek, hor görülmek, yok sayılmak zorunda mıydı? Ayıptı. “İyi ki teşekkür etmemişim, oh işte!” diyerek yerlerinde bir türlü duramayan merdivenlerin yukarı yukarı hareket edenlerine bir zıplayışta hopladım.
Nihayet hayalet şehrin hayal ettiğim sinemasına vasıl olmayı becermiş idim. Gişe yoktu. Ben görmeyeli gişeler farklı şekil yapmışlar kendilerine. Ortalık yerde iki masa, iki bilgisayar ve iki kız bayan duruyordu, koro olarak “Bıyrın?” dedikleri için onlara doğru yönelmem gerektiğini idrak ettim. Bilgisayarların bana bakan taraflarında iki monitör de bana bakıyordu. Bense öte yandaki bayanın dekoltesine takılmışım. “Burası iyi mi?” sorusu kulağımı delince “He!” dedim. Bana bakan monitörde sinemanın krokisi varmış, bayan mausla kroki üzerinden oturacağım yeri şettiriyormuş. Bunu anladım ama geç oldu, nereye baktığımı anladığını düşünüp kulaklarıma kadar kızardım ve ağzımı kulaklarıma kadar fiyonk yapıp edepsizce tekrarladım: “Hee, he!” O ise “Zaten ilk gösterime giriyorsunuz. Sizden başka beş kişi daha var, dilediğiniz yere oturun.” dedi, bunun üzerine yine “He he hee..” diyerek gülmek için kendimi zorladım.
Hayatta en keyif aldığım bir sürü şeyin bir kısmının bazılarından biri de sinemada film seyrederken pörtlemiş mısır yemektir. Oysa ki bunlarda kullanılan yağ midemi eşkitir. Ama bu riksi göze alır, yerim. Onun için önce mısır istedim. Verdiler, ikramlarıymış para da almadılar. Bunun üzerine iki tane olsun recasında bulundum. Ters ters bakarak diğerini de aldım. Çünkü külahları tam doldurmamıştı. Ama çok geri zekalıydı ve gıcıktı o da. Bak gene dedim o kötü kelimeleri. Ama hakediyorlar, n’apim? Netekim daha koltuğuma oturur oturmaz külahlardan biri fırladı, tüm mısırlarım üstüme-başıma, sağıma, soluma saçıldı. Gözü kalmıştı işte! Arka sırada oturan ikisi çocuk beş seyircinin bakışları altında ezilerek, eğilip bükülerek saçılan mısırları topladım. Nasılsa her şey yeniydi, ilk ben oturuyordum bu koltuğa, yerler felan temiz olmalıydı bu durumda. Yani mısırlar hijyenlerini kaybetmemiş sayılabilirdi. Yedim. Yedin mi okuyucu? Yer miyim? Ben titizim. Sen titizsin. O titiz. Titiziz. Titizsiniz. Titizler. Böyle bir şeyler yapardık bir zamanlar. Onlar neydiler? Aman ne bileyim? Zaten ilgisiz.
Derken film başladı. Eleştirmem gerekirse başrolde oynayan labrador, arkadaşım Şaka’dan çirkindi. Keşke onu da getirebilseydim bu filme. Türünün en güzellerinden olduğunun farkına o da varsaydı. Çünkü ben kendim ne kadar yakışıklı olduğumun ayırdına varabildim. Filmde oynayan adam da benden çirkindi. Tamam zengin oldu, benden gençti, sarışındı, uzun saçları vardı ama ben daha yakışıklıyım. Karısı rolündeki kadın için benzer eleştirileri söyleyemeyeceğim. O kesinkes benden güzeldi. Zaten kadındı. Anaçtı, seksiydi, kariyer yapabilecek yetenekleri olmasına rağmen üç çocuk yapıp onları yetiştirmeyi, iyi bir eş, iyi bir ana olmayı kariyerine tercih ettiği yetmiyormuş gibi köpekleri de seviyordu. Salak! Yok, o salak değil, aklıma yaptığım bir hata geldi de kendime dedim. Neysse.. Şaka ile beni görse sanırım bize tapar, kul-köle olurdu. Ama biz buna izin vermezdik. Her zaman dişi-erkek ayırımı yapmayız. Cool davranırız. Bazı anlar ve zamanlarda bu ayırımı yapmamız gerektiğini anlar, gereğini yaparız. E, kalas değilizdir o kadar.
Muhtemelen sinema makinesi ikinci eldi. Ya da makinist acemiydi. Veya acaba film korsan mıydı? Çünkü tam sayısını unuttum ama en azından sekiz kere film koptu, dondu, yandı. Makine deiresinin penceresinden makinenin üzerinden çıkan dumanı gördüm. Arkadaki çocuk da gördü, annesine bağırdı: “Anneeee… film yanıyor, duman çıkıyor, biz de yanar mıyız? Paramızı geri versinler kakam geldii..” Böyk! Onlar dışarı çıkar çıkmaz film yeniden başladı, geri döndüklerinde bir daha koptu. Bu da yaşadığım serüvenden ilginç bir anektoddu. Neticede hoşt bir filmdi.
Sonunu söylemeyeceğim ama benim gibi duygusallar bu filme giderlerken kağıt mendillerini yanında bulundurmalılardır. Birincisi, mısırdan sonra dudak kenarlarına ve yanaklara sıvanmış donuk yağları temizlemek için gereklidir bu. Demek ki kolonyalı ya da ıslak türden olanları tercihen kullanılabilir. Bendeniz son günlerde biraz fazla duygusal oldum sanırsam. Son sahnelerde göz pınarlarımdan fışkıran sular kesinliklen Uludağ’ın zirvesinden kapımıza gelen, hem de depozitosuz Geğirikli değildi. Eminim çünkü tuzluydular. O halde Alaska’nın tertemiz denizlerinden petlenmiş deniz suyu olabilirlerdi. Zaten biraz da dondurulmuş okyanus mezgiti kokuluydular. Dedim de aklıma geldi, geçenlerde bir akşam, fırında kaşarlı somon yedim. Sarmısaklı sütte marine edilmiş, önceden 200 derecede ısıtılmış fırında 15 dakika pişirilmiş. Çok iyiydi be!
Yukarıdaki müziğin, aşağıdaki somonun birbirleriyle ne alakası var?
Yanıt: Kelalakası var.
Bu kadar saçmasalak bir yazıyı benim yazabildiğime kim inanır?
Kadir inanır.
Ben de şehir çocuğuyum? Ben de üniversite okudum? Hem de iki üniversitede; hem İTÜ hem İÜ. Ben de Atatürk Cumhuriyeti'nin evladıyım? Beni de atın içeri? Biri beni durdursun yahu?
Yettin gari, kes lan!
CafeTelve’ci Buhran Uzmantop bunu yazan. in dı yiır tüventi ziro nayn.
Tarih: 04 May 2009 Sayı: BinMilyonÜçYüzDörtBinİkiYüzElliDokuz
Konu: Hayvanlar Alemi Ek: Bazı gazte yazıları ve bir takım vidyolar. Tikkatlice izlensin he mi?
Saygıdeğer günlük;
Bu gece, yane dün gece ama dün geceyi sabaha ve yeni bir gündüze bağlamakta olan zaman kesitinde, turfanda ve fakat tadı güzel -ki denesi 2 TL kadar cüzi bir bedele satın almış bulunduğum kavunun üj-dört mini rakı kadehine refakat eden dilimi birlikteliğinde yudumladığım mutlu bir haftasonunun finaliynen klavyemin tuşlarını tuşlamaktayım.
Haftasonum mutluydu. Çünkü (Hımm.. yoksa çün ki mi demeliydim? Dahi anlamına gelen -de ve -da'ların ayrı yazılması gerektiği kuralını az-buz anımsıyorum. Peki, kendimin bir dahi olduğunu kim anımsıyor? Hı? Ve fakak hanki -ki'ler ayrı yazılırdı ki? Geçelim şimdilik..) kızım, canımın içi ciğerim ziyaretime gelmiş idi.
Kendisini çok çiroz gördüm. O beni nassı gördü bilemaycim.
Her zaman olduğu gibi, bir fasıl hoş-sohbetten sonra zat-ı şahanelerinden bilgisayar ve internet teknolojileri güncellemeleri bazında bazı yeni teknikler tetkik etme fırsatı buldum.
Bunlardan bir kısmısılarını kayda geçmek isterim de becerebilir miyim, ne bileyim..
Mesela örneğin bana izlettirdiği ahan da şu vidyo, Hayvanlar Alemi'nden son derece ilginç bir kesit idi:
Diyelim ki bu kuşbeyinli rock'cı ya da shake'ciydi. Ya aşşağıdaki tip şizofren miydi, neydi?
Tam anlamıyla bir felakek!
İşte bunu Şaka asla izlememeliydi. N'olurdu n'olmazdı, insanlara bilem asla va kat'a güvenilmeyen bu ortamda hayvan milletine güvenmek için beyinsel özürlü olmak ön koşul olmalıydı.
Bu ön koşula kesinlikle sahibim.
Bir tek, eğer yanlış yazmayacaksam yalnızca balık eti yemekteyim -ki o dahi vidanjör dolusu vijdan azabı çekmeme sebebiyet vermektedir. En sevdiğim besin ögelerinden olmakla birlikte, akşam saat yedide (rakamla 19.00) sofraya oturup kadehimi şereflerine kaldırdığım anda iki adet (yani bir çift; biri sarı, diğeri kırmızı renkli) papağan balıklarım ile diğerindeki kapkara meleğim akvaryumlarının bana yönelik camlarından sitemkerane bakışlar fırlatırlar. Kendime küfreder, mevsimine göre tabağımda yer almış bulunan deniz levreği, kırlangıç, lüfer, istavrit, alaska mezgiti, dardajel ton artık Allah ne verdiyse ona batırmakta olduğum çatalımı veyahut dirseğime kadar sıvadığım gömlek kollarımın ucundan kibarcana çıkarttığım ellerimin parmakları ilen nazikçe kavradığım su ürünlerini beş dakkalığına geri bırakır, kurutulmuş karides artıklarıylan onları beslerim. Evek, iştaham birazcık kaçsa da haddinden fazla kabarmıştır ve dizginlemek çok zordur. Ancak alkolle boğulunurlabilirler.
Çaresiz boğarım.
Başka çare olsa yeminle boğmam ama heyhat!
Kader utanmalıdır.
Büyük balık, küçük balığı yutmaktadır.
Bu doğanın devinimi, evrenin evrimidir.
Ne denilebilir he, ne denir?
Belki..
Hah, buldum: Pınar Beyaz'ın reklamındaki velet gibi.. hani peyniri bitince anasına rol kesiyomuş da ağlama pozisyonu yapıyomuş ya;
"ühühüüüü!.." diye...
Öyle bişi olabilir.
Ne kadar dramatik.. ne kadar travmatik..
Kih!
***
Ref.de "Bazı gazte yazıları" da demiş idim. NŞA'da güncel konular ile ilgili kendi görüşlerimin bu muhteşem güncemde yer alması daha uygun gelebilir. Gelmezse n'olur? Kıyamet mi kopar?
Kopmaz. Bu ülkede kıyamet-mıyamet kopmaz. Balık baştan kokar, koku her yanları kaplar ama değişen bir şey olmaz.
Kendimce ben de revizyon beklentisi içindeydim. Salakça bir umut ile daha liberal, daha uyumlu, daha temiz isimlerin öne çıkarılacağı yeni bir liste bekliyordum!
Oldu.. gözlerim doldu.
Yılmaz Özdil'in yazdığı gibi.. Şu şekil yani:
Kabin amiri
Antalya gitti.
Antalyalı Adalet Bakanı gitti.
Van gitti.
Vanlı Milli Eğitim Bakanı gitti.
Eskişehir gitti.
Eskişehirli Maliye Bakanı gitti.
Mersin gitti.
Mersinli Devlet Bakanı gitti.
Ordu gitti.
Ordulu Enerji Bakanı gitti.
Kastamonu gitti.
Kastamonulu Spor Bakanı gitti.
Teğet geçmedi...
Ekonomiden Sorumlu Bakan gitti.
*
"Kazandık" filan deniyor ama, 29 Mart'ın kaybedildiğinin itirafıdır bu tablo.
*
Siirt gitti.
Siirt'ten gelen duruyor.
Bence en büyük sürpriz o.
*
Tabii diyeceksiniz ki...
Manisa gitti, Bülent Arınç niye geldi?
O maç başka...
Süper Lig'e sadece Manisaspor yükselmiyor, Saadetspor da yükseliyor. Gümbür gümbür geliyor... Arınç'ın iki "sakallı" defans oyuncusuyla birlikte kadroya monte edilmesi ondan...
İlk seçimde playoff var!
*
Ayrıca...
"Bakkal dükkánı açar gibi bakanlık açmışlar, önüne gelene bakanlık dağıtmışlar. Bir yandan israfa haram diyeceksin, bir yandan israfı sen yapacaksın, olmaz... ABD bile 14 bakanlıkla idare ediliyor... Tasarruf edip azaltacağız, kabineye 23 bakan fazla" diyen kimdi?
Kabin amiri.
*
Netice?
Zaten 24'tü...
AB bakanlığı kurdu, 25.
Revizyon yaptı, 26 oldu.
*
Başka?
"Tutturmuşlar, Cumhurbaşkanı adayı dışardan olsun diye... Meclis dışından bir aday, millet iradesine saygısızlıktır... 550 milletvekilinin kalitesi, kapasitesi temsile müsait değil mi?" diye soran kimdi?
O.
*
E bakıyoruz...
Hariciye Bakanı, hariçten gazel.
(Yılmaz ÖZDİL, 3 Mayıs 2009 tarihli Hürriyet'ten copy-paste -ühühühüüü-)
Ama aslında, gerçekten bazı durumların farkında değilmişim. Örneğin bizim buradaki hastanede yaşananların.
İş, iyice çığırından çıkmış. Tam bir rezalet, tam anlamıyla laçkalık.
Ne o? Hastanelerden herkesler eşit olarak faydalanacakmış, kuyruklar kalkmış!
Hass..
***
Kafacığımın içindeki baloncuğumu klipslettirmemin (aslında bu da yanlış bir söylem; klipslettirmeyi ben istememiştim.. ve hatta şimdi çok da üzgün ve de kızgınım baloncuğumu klipsleyip yaşamama neden oldukları için..) üzerinden 9 ay geçmiş.
Bana söylenen oydu ki, altı ayda bir kontrola gitmeli-gelmeliydim, yaşantıma dikkat etmeliydim!
Hasss..
***
Ameliyatlarımı yapan hoca, -elleri dert görmesin, eğer gerçekten ameliyatlarıma katıldıysa, elimde kalan son tek kapı Sporty Hyundai de onun "HOCA" farkına gitti helali hoş olsun.. Artıkın bi bisikletim bile yok, buna bozulmuyorum da, insan deyor ki hani kafatasımı 7 gün arayla iki kez açan, bu arada (kendi deyimiyle) dereden geçip neredeyse çayda boğulma riskiyle karşılaşan, muhteşem hijyen önlemleri sayesinde tadilatta - badanası yapılan kattaki odada yatarken iki kez menenjit atağıyla karşı-karşıya kalarak serumla karışık antibiyotik uygulamaları yüzünden delinmedik damarı kalmayan, çaprazlama ilaç etkileşimleri nedeniyle tüm derisini değiştirip deney tahtası mı desem, kobay faresi mi.. zırt-pırt 14 cm.lik iğneyi kuyruk sokumumdan sokup, "Hay lanet olsun.. Bu ne lan? Gelmiyo bi türlü bos.." diyen Filistin'li asistana okkalı bir küfür mü sallasam.. ne bileyim.. 9 ay sonra durumum nedir, şu verilen ilaçlar ağır geliyor, nöbet-möbet geçirmedim.. epilepsi ilacı Epixx'i artıkın bıraksam da akşamları bi tek rakı atsam.. mı ki diye sorabileceğim kimseyi neden bulamıyorum?
***
Peki.
Ben de, kendime en yakın başka bi hastaneye giderim. N'olcak ki?
De mi?
***
Üç gündür oralardayım.
***
Otomatik çalmadıysa tıkla, dinle bak:
Hişt, hişt.. Sakin ol..
Sinirlerine hakim ol.
***
Nekka güzel bi şarkı.. Yarın 11.20, bu kez konsültasyon talebiyle randevum; kardiyoloji.. Dün ürolojideki Dr. Akula.. Drakula'dan kıvrak bi manevrayla son dakkada yırttım, bişi diil, adam kapıyı da kilitlediydi yaa?
Abi, benim derdim; beynim.
Anevrezma nedeniyle.. beyin damarlarımdan birinde baloncuk oluşmuş, patlamış, kanamış. Titanyumdan bir klipsle o baloncuk bi daha kanamasın diye sıkıştırılmış. Ne kurcalıyonuz başka bölgelerimi? Yaşım gereği yok prostatmış, yok yüksek tansiyondan kalbimin duvarı kalınlaşmış.
Size ne be?
Bu yaştan sonra oramdan buramdan parmaklanmaya heç niyetim yok.
Kopyalayıp yapıştırıp saklamazsam içimde ukde kalacak iki köşe yazısı var aşağıda.
25 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden. Biri Bekir Coşkun'un:
Şüpheli şahıs...
BİREYSEL protestolar Başbakanlık önünde giderek çoğaldıkça, polis geniş önlemler alıyor.
Elinde fırın, ütü, yumurta, domates, şişe, çakmak, paspas, tava, mutfak robotu olanlar, "Otomatik kahve makinesi ile bir şahıs yaklaşmaktadır" şeklinde merkeze bildiriliyor.
Merkez o yana kuvvet sevk ediyor.
Her an bir anons geliyor:
"Şüpheli şahıs, elinde matkap olduğu halde..."
O yana da kuvvet gönderiliyor.
*
Biliyorsunuz; Ecevit'e atılan yazar kasa, muhalefetin gensoru önergelerinden daha etkili olmuş ve tarihe geçmiştir.
Son günlerde, şehrin merkezinde olan Başbakanlık çevresinde polis her an tetikte:
"Bir şahıs görüldü merkez..."
"Elindeki?.."
"Eli cebinde..."
"Anlaşıldı... O yana kuvvet sevk edilmesi..."
*
Kimi zaman protestocular sadece bağırdıkları için, polis bunu da göz ardı etmiyor:
"Amirim şüpheli şahıs..."
"Suç unsuru?.."
"Ağzı..."
"Ağzı varsa o zaman söyleyecek iki lafı da vardır... Ağzını açması durumunda, ekip olarak sırtına binilmesi ve dilinin ters istikamete sevk edilmesi..."
"Kendisi kalsın, dilini mi alalım?.."
"Kendisi gidince dili de gider arkadaşlar..."
"Anlaşıldı..."
*
Ama protestoların önü alınamıyor.
Vatandaşlarımız çakmak-benzin ile olsun, süpürge sapı ile olsun Başbakanlık önüne yöneliyorlar...
Her gün bir-iki protesto yaşanıyor.
Ben bu eylemlerin ne anlama geldiğini iyi bilirim, polis telsizleri durmuyor:
"Yaklaşan bir şüpheli görüldü amirim..."
"Elindeki?..."
"Kabak oyacağı..."
~~~~
Yine 25 Nisan 2009 tarihli Hürriyet Gazetesi'nden kopyalayıp yapıştırıp saklamak istediğim ikinci yazı da Yılmaz Özdil'inki:
Revizyon
Bana sorarsanız, Kıvanç Tatlıtuğ Dışişleri Bakanı olsun azizim...
Malum, Araplar en çok onu seviyor... Bakın, geçenlerde Lübnan Cumhurbaşkanı geldi, bizim Cumhurbaşkanı bizim Dışişleri Bakanı'nı çağıracağına, Kıvanç Tatlıtuğ'u çağırdı Köşk'teki resepsiyona...
*
Ali Babacan'ı da hemen harcamamak lazım tabii... Ali Babacan, Alican sınır kapısına gümrük muhafaza müdürü yapılsın... Ver anahtarı, açsın kapasın.
*
Ulaştırma Bakanı adayım, Kevin Costner... Hem özel uçağı var, masraf çıkarmaz başımıza, hem de terlikle gezeceğine, "Ne mutlu Türküm diyene" şapkasıyla geziyor hiç olmazsa.
*
Para verdi-vermedi stresinden gına geldi artık, IMF Türkiye komiseri Rachel van Enkel, direkt, Hazine'den sorumlu bakan olsun... İngiliz vatandaşından oluyorsa, Anzak vatandaşından niye olmasın?
*
(Vatandaş dedim aklıma geldi... Mehmet Aurelio da, hazır İspanya'dayken, Medeniyetler İttifakı'nın başına getirilsin.)
*
Adalet Bakanı?
Ergenekon'da üçüncü dalga, yedinci dalga, dokuzuncu dalga, onikinci dalga...
E yakışır Haluk Özdalga.
*
Hüseyin Üzmez...
Aileden Sorumlu Bakan olsun.
*
Spordan Sorumlu Bakan adayım, Hakan Şükür... Çevre Bakanı, çevreyi tanıyan biri olsa iyi olur, mesela Cihan Kamer... Ramsey, Milli Eğitim Bakanı olsun, iyi burs veriyor. Bayındırlık ve İskan ise, Şaban Dişli'ye emanet edilsin.
*
Sağlık Bakanı, takmayın kafanıza, sağlık olsun... Jose Manuel Barroso, İçişleri Bakanı; İbrahim Telkenar, Orman Bakanı olsun... Diyeceksiniz ki, İbrahim Telkenar kim? Size ne kardeşim... Orman Bakanı'nı tanıyor musunuz sanki?
*
Tutturdular revizyon, revizyon...
E revizyon bakanı da Hadise olsun.
*
Zahid Akman, hükümet sözcüsü; Asfaltçı Kepenek, başbakanlık müsteşarı olsun... İnceldiği yerden kopsun, Ekrem Tosun, bu kabineyi beğenmeyene kosun.
~~~~
Kaldırım köşesindeki çocuğu gördükten, bunları da okuduktan sonra..