19/4/2006 - Ne Bileyim

Kategori: Denemeler

 

O gün, ikinci kez geçişimdi karşıya. Sabah bir tur yapmış, öğleye doğru tekrar gönderilmiştim Cağaloğlu'na. Sol omuzumun sağa göre aşağıya sarkmaya başladığı ilk yıllardı; sağ kol, banliyöde, otobüste bazen vapurda bile tutunmaya, asılmaya yarardı. Sol ise taşımakla yükümlüydü paketleri ya da valiz heybetli "bond" çantayı.

Severdim Cağaloğlu'nu. Sirkeci'den, bazen Karaköy'den başlardım yürümeye. Giderken genellikle boş olurdu çanta, yürümek kolay. Yokuş da koymazdı o zamanlar. En fazlası Teknikel'in vitrininde bir nefeslenirdim, o da keyfimden açıkçası. Letrasetlere, Rotring'lere, pikaj masalarına bakardım ne vardıysa?

Bir de az ilerisindeki mühürcünün kapı üstündeki "polis" lambası.

Pek mor da değildi de, sanki parlament lacisinin parlatılmışı. Yanar, döner dururdu her zaman. Ona baktıkça içim hep neşeyle dolardı; çocukluğumdaki polis arabamı anımsatırdı belki. Ama, benimki kırmızıydı; ne bileyim.

Bir de yürümek, ek gelir demekti tabii. Şirket, gidilecek-dönülecek yola göre dolmuş parasını öderdi. Binmeyip yürüdün mü, belki akşama yenecek midye-tava, yanında da koca bir arjantin bedavaya gelirdi sanki. Hesabı bacakların ödediğini bilmezdim.

Çanta dolmuş, yanına da sağlam bir kara poşet eklenmiş, vilayetin önünden inmeye başlamıştım yokuş aşağı. Daha bir de Taksim'e, gümrükçüye gidilecekti. Acıkmıştım. Akşam yemeğini zamanı gelince düşünmeye karar verip, öğlen için iyi bir plan yaptım; şu yeni açılan hamburgerciye gidecektim. Hani amerikan, bizdeki ilk şubesi, merak işte.

Yeri bulmam zor olmadı. Kapıyı bulmam da öyle. Ama içeri girmemle birlikte önümü göremez, yönümü bilemez oluverdim. Lanet gözlükler sıcağa girince hep aynını yapar, buğulanıp beni illet eder.

Bacaklar zaten titremekte, kollar uzamış. Mide isyanlarda, gözlük işi bırakmış. Sese bakılırsa, içerisi mahşer. Sakin olmak lazım.

Gözlük vazifesine döndüğünde, self-servis sistemini de çözerek, hayatımın ilk burger mönüsüyle oturacak yer bakınmaya başladım.

Küçücük yuvarlak masalar, etrafları şık hanımlar, şık beyler. Benim sol kolda bir çanta, bir poşet. Sağ elde tepsi, sığışacak bir yer arıyorum.

Gözlük, ikinci hainliğini yapmakta, terleyen burnumun üstünde kaydırağa binmekte. İttirip, yerine oturtmak gerekiyor ama el, kol dolu. Omuzumun yardımıyla yarım yamalak pis camları ittirdim ve bir masadan kalkan olduğunu görüp yanaştım.

Oturmaya ve tıkınmaya devam eden iki bey, "Müsaade eder misiniz? Oturabilir miyim?" sorumu duymadılar ki, bakmadılar bile; ne bileyim.

Dayanacak halim kalmamıştı, oturacaktım. Sesimi duymasalar da, o an bilmiyordum ama duyuracaktım.

Her şey, tepsiyi masaya koyduğumu sandığım anda oldu. Fazlası dışarıda kalmış olmalı, denge bozuldu. Ben o anda, yüklerimi aşağıya bırakmaya çalışıyordum ki, kola bardağının havalandığını, inanılmaz yükseldiğini ve inişe geçtiğini gördüm.

Boynumu omuzlarımın içine gömmeye çalışırken, müthiş bir patlama sesi ile birlikte sıçrayan kahverengimsi sıvı ve buz parçacıkları...

Sessizlik!

Masadaki beyler, garip bir bakış atıp, üstlerini az önce yağlı patatesleri tuttukları elleriyle silkeleyerek kalkıp gittiler.

Sessizleşen çevre, eski desibelini bulmaya başlamıştı. Oturup, kıpkırmızı bir suratla, hamburgerimi yedim.

O gün bu gün, bilmediğim kalabalık ortamlara girmeye korkarım. Yine de dayanamam, girerim.

Nereden aklıma geldi?

Ne bileyim.

 

 


EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

<- Önceki Sayfa :: ->