30/7/2007 - "Kal Gelmek"

Yalnızca “tiki” neslinin literatüründe yer edinmiş bir anlatım biçimi olduğunu sanmıyorum bunun.

 

Tilki olmadığım gibi tiki de değilim ama ben de kullanırım bu ifadeyi.

 

Kafatasımın içindeki organik belleğim aşırı ısındığında  “error” vermişsem...

 

Truva atlarını engelleyemediğinde güvenlik duvarım; işletim sistemim çöktüğünde, görüntü donduğunda, bön bön bakakalmışsam...

 

“Kal gelmiştir” yine bana.

 

***

  

Makinenden vazcayamıyorsan eğer; antivirüs programlarına, kullandığın yazılımlara dikkat edeceksin.

 

“Kal getiricileri” silecek, yeni nesil gelişmeleri deneyeceksin.

 

Ctrl+Alt+Del…

 

Belleği tazele, ekrana yeniden gel!

 

Kurtulduysa kurtuldu. Kurtulamıyorsa, başka şeyler deneyeceksin.

 

Monitöre kafa, kasaya tekme atmayacak; sabredeceksin!

 

***

 

Seçim sonuçlarının bana “kal getirmediğini” söylemeliyim.

 

Bay-kal’a gelmiş olabilir; şu ana kadar ortada görünmedi.

 

Bana göre bunlara çok önceden “kal gelmişti”. Donup kaldıklarından, şoklanmış ithal uskumrular gibiydiler.

 

Lezzetsizdiler.

 

Ne var ki alternatif yoktu.

 

"Deniz"leri kurutmuştuk. Bunlara kalmıştık. Bir gazetenin reklamlarıyla dalgalanmış gölü deniz varsaymış, kendimizi kandırmıştık..

 

Belgeselleri gözardı etmiş; reklamlara körü körüne dalmıştık.

 

***

 

Kampanyalar, kumpanyalar, reklamlar…

 

Yalnızca duyurmaya, tutundurmaya, anımsatmaya yarar; denemeye çağırırlar.

 

Sloganına kapılırsın. Görselinden etkilenirsin. Alır, denersin.

 

Umduğunu bulamazsan, beklentini karşılamazsa terkedersin. Ürün farklı olmalıdır, işine yaramalı, yaşantına bir artı katmalıdır.

 

…ki kalasın, onda karar kılasın.

 

“Çakar çakmaz çakan çakmak” muhteşem bir slogandır. Buna güvenip aldığın çakmak, çakmazsa o çakmağa elinin tersiyle “bi” çakar, kaldırıp atarsın.

 

İyi-kötü çalışan eskisine -bu, parmağını yakan kibrit de olabilir-  biraz daha sarılırsın.

 

***

 

Toplumun güvenini kazanıp markanı oturtabilmek uzun soluklu bir süreç. Arada yenilsen de yılmayacak, formülündeki eksikleri arayacak, tüketicinin gereksinimlerine çare bulacak, ucuz söylemlere girmeden yalansız dolansız kalite sunacaksın.

 

Göz boyamacı, çürük, alt yapısız duble yollar yerine doğruya, gerçeğe ulaşan kaliteli şeffaf otoyollar yapacak, genç düşüncelerin önünü açacaksın.

 

Yürüyen merdiven olamasan da yangın merdiveni olacaksın.

 

Sen artık köşende kalacak, gelişime set olmayacaksın.

 

Ahmet Hâşim gelecek aklına, onun Merdiven’ini okuyacaksın:


Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenlerden
Eteklerinde güneş rengi bir yığın yaprak
Ve bir zaman bakacaksın semaya ağlayarak…
Sular sarardı… Yüzün perde perde solmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…

Eğilmiş arza, kanar, muttasıl kanar güller
Durur alev gibi dallarda kanlı bülbüller
Sular mı yandı? Neden tunca benziyor mermer?
Bu bir lisân-ı hafîdir ki rûha dolmakta
Kızıl havaları seyret ki akşam olmakta…


 

***

 

Kal gelmesine izin vermeyecek; ulaşmak istedikleri hedef için her türlü çabayı mübah belleyip inatla kılıktan kılığa giren...

 

 sosyal(d)i(n)stlerden örnek alacaksın.

 

23.07.2007

 


Seçim gününün ertesinde, Baykal henüz ortaya çıkmamışken kaleme alınmıştı bu yazı.

 

Erdoğan, seçim sonuçları iyice netleştiğinde mikrofonu eline almış, sesleniyor; "Korkmayın" diyordu, "Korkmayın benden. Sizi de kucaklayacağım! Bakın kucakladıklarımın oyunu aldım, sıra sizde, önünde sonunda sizin de oyunuzu alacağım." 

 

"Acaba mı?" demiştim, ne yalan söyleyeyim. Atatürk'ten, lâik, demokratik Türkiye'den, uzlaşmadan söz ediyor; olgun bir tavır sergiliyordu. 

 

"İnceden" dalgasını geçiyormuş! Öyle olmasaydı eğer...

 

"Atatürk ilke ve inkilâpları Anayasa'dan çıkarılmalı..." söylemlerine ilk tepki şakacı Baykal'dan gelecek değildi ya; kendisinden gelmeliydi.

 

Soluklandıkları yerden hızla devam ediyor, azınlığa düşürdüklerini düşündükleri kitleleri yok sayıp, hedefledikleri ortama iyice yaklaştıkları, şartları "olgunlaştırdıkları" inancıyla cirit atmaya, at koşturmaya başlıyorlar.

 

Bu zafer sarhoşluğunu yalnız medyada, televizyonlarda gözlemlemiyorum. Sıradan, sade, sessiz vatandaşlardan biri olarak, yaşadığım çevrede "Valla hayret, nasıl oldu bu iş; ben vermedim, sen mi verdin?" diyenlerin %50'sinin düşen maskelerinin altından çıkan ikinci yüzlerinde de görüyorum.

 

"Türkler M.Ö. 2000 yılından daha eski çağlarda, Orta Asya'da Sayan-Altay dağlarının kuzeybatı bölgesinde, Ye-nisey ırmağı boylarında yaşıyorlardı." 

 

Ancak geri dönmeye kalksak; dedemizin dedesinin dedesinin dedesinden... bile kalan bir avuç toprağımız yok artık uzaklarda. Atatürk'ümüz sayesinde, bu topraklarda, etnik kökenlerimiz ne olursa olsun, omuz omuza Kurtuluş Savaşı verdiğimizi, rengini o mücadelede akan kandan alan ay-yıldızlı al bayrağımız altında  özgürce yaşayabildiğimizi unutmamalı; O'nun ilkelerine, devrimlerine hep birlikte sahip çıkmalıyız.

 

"Erken öten horozun başı kesilir."

 

"Anlayana sivrisinek saz; anlamayana davul, zurna az."

 

"Sen seni bil, sen seni; sen seni bilmez isen..."

 

... ve benzeri özlü sözleri anımsatmak gibi olmasın ama yine de bunları "bence" unutmamalıyız.

 

Şu aralar sağımız-solumuz pek belli değilse de "Yumuşak atın çiftesi pek olur."  ya, o açıdan...

 

...üzerimizdeki ölü toprağını üfleyerek, "kal gelenleri" silkeleyerek,  soğukkanlılığı yitirmeden,

 

kışkırtmalara ve umutsuzluğa kapılmadan.

 

30.07.2007

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2007-07-25 10:33:41 - merhaba

Yazan: turkanka
"yenilen pehlivan güreşe doymazmış" bu tavrı en iyi açıklayan söz herhalde.Gitmek zor geliyor, bırakmak zor geliyor.Hala bir ispat çabası, nafile...
Bağlantı

<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->