5/9/2007 - Dönence / (Arkası Sonra... - Son)

Kategori: Hayatin Icinden

Zaman zaman...

 

… sinirlenir, kızardım; “Sen hiç büyümeyeceksin, hep çocuk kalacaksın..” dediğinde, çocuğumun annesi.

 

Kızar ve kızarırdım; çünkü sırrım yüzüme vurulurdu.

 

Sanırım; “her erkeğin içinde bir çocuk gizlidir”, “erkekler koca birer bebektir” yargıları vardır zaten kadınlarda genellikle.

 

“Ne yani?” diye düşünürüm: “Onlar –ki hepsi birer melek olmanın ötesinde, ayrıyeten taşbebektir (aslında buraya yandan dil çıkarmış bir msn ikonu yakışırdı ya, neysse); içlerinde çocukluklarını, bebekliklerini saklamıyorlar mı sanki?”

 

Öyle olmasa, damarına saplanmış iğneden vücuduna ilaçlar akarken, eline, üzerinde yattığı hastanenin amblemi işlenmiş minik pandacık tutuşturulduğunda gözleri parlar mıydı?

 

Ertesi sabah gelen hemşireye dudaklarını büzüp, “ama bana vermediniz ki, nerede benim pandam..” diyerek, çocuksu bir yalanla ikincisini ister miydi?

 

 

Oyuncaklar önemlidir.

 

Hatırlamayan var mıdır ki ilk oyuncağını?

 

Oyuncaklar, kendi kendimizle başbaşa kaldığımız anlarımızı paylaşır. Düş dünyamızı zenginleştirmişler; sevindirmişler, sevilmişlerdir. Üzüntülerimizi, kızgınlıklarımızı onlarla paylaşmış, hırsımızı onlardan almış, zaman zaman kırmışızdır.

 

Bizlere katlanmış, dayanmışlar; güldürmüş, ağlatmışlar ve hep sessiz kalmışlardır.

 

Belki o nedenle ayrılmak zor gelir oyuncaklardan; büyüdüğümüz için..

 

Maddi değerleri önemli değildir oyuncakların. Bir düdük, bir top, bir uçurtma, bir arap bebek, tahta bir kamyon, plastik bir taksi, pilli bir tren, süklüm-püklüm, içi dışına çıkmış bir bez ayıcık, bir torba mandal, kibrit ya da boş ilaç kutuları, iskambil kâğıtları..

 

Önemli olan, onunla teke-tek neler paylaşabildiğimiz, hangi düş gezegenlerine ulaşabildiğimizdir.

 

 

O adam günlerdir oyuncaklarını anlattıysa belki biraz çocukluğunu tam yaşayamadığından, küçükken çok oyuncağı olmadığından; belki biraz da bundan işte.. ayrılmalara dayanamadığından, unutamadığından.

 

Yoksa 30 yıla yaklaşan çalışma hayatı içerisinde kendine ayırmaya, çalmaya çalıştığı küçük zaman dilimlerinde sahip olup oynamayı başarabildiği ve birer birer kaybettiği “otomobillerini” anlatmazdı.

 

Görücü usulü tanıştığı; ona göre Seat, ustasına göre kasası başka, içi başka toplama, ruhsatına göre 124 Murat'ı,  Rus malı Lada’yı, esmer bomba Doğan ‘es’i, galeriden alır almaz servise bırakmak zorunda kaldığı Samara’yı çoktan unutmuş olmalıydı; oyuncaklarını sevmese, onlarla kendini yollara, şehir dışlarına atmış, onlarla zaman zaman gerçek yaşamdan, günlük dertlerden kaçabilmiş olmasa,  ayrılmak zor gelmese...

 

Makinelerin, kendilerini üretenlerin ruhsal durumlarından, karakter özelliklerinden, "şans" katsayılarının yüksek olup olmadıklarından (-ki buna yıldız düşüklüğü/yüksekliği de denir diye düşünmekteydi) etkilendiğini varsaymasa.

 

Ne var ki, en sonuncusundan ayrılmak, hepsinden zor geldi ona. Altı yıllık bir beraberliği vardı, bir yenisine gücünün yetmeyeceğini biliyor,  “artık bu son, bu beni götürür” diye düşünüyordu.

 

Olmadı.

 

Önce çalışanları ayrıldılar geminin batmakta olduğunu farkedip. Doğru, son yıllarda işler iyi gitmiyordu. Yaş ilerlemiş, “devri” geçmişti. Arkadan pırıl pırıl gençler geliyordu, artık çekilmek gerekiyordu.

 

“Sizinle bir şey konuşabilir miyiz?” demişlerdi; “İşler zayıf, maaşlarımızı birkaç aydır kredi kartınızdan çektiğiniz paralarla ödüyorsunuz. Üzülüyoruz, gitmek istiyoruz..”

 

“Ne yapacaksınız? İş buldunuz mu kendinize?”

 

“Bizi merak etmeyin, Ferdi Bey’in yanında işimiz hazır.”

 

Ferdi.. İki ay önce durumunu anlatıp kendisi için iş istediği Ferdi.. Yanında yetişip kendi işini kurmak için ayrılan, İtalyan’larla ortaklık kuran ve ona “Estağfurullah hocam, seni yanımda nasıl çalıştırırım, şaka mı bu?" diyen Ferdi.

 

Masasının üzerine yığılı duran evrakları iteledi, koltuğuna yaslanıp gözlerini kapadı, bir müddet hatalarını aradı.

 

Sonra telefonu eline alıp, son oyuncağını bıraktığı galeriyi.

 

“Lütfen o arkadaşa haber verin, teklif ettiği bedelle araba onundur. Güle güle kullansın, hayrını görsün.” dedi.

 

Galericinin elemanı paket lastiği ile tutturulmuş bir tutam parayı getirdiğinde, parmaklarının arasındaki beşbuçuk santimetreye sekizbuçuk santimetrelik kredi kartını çevirip duruyordu.

 

“Al” dedi, “çipin doysun!”

 

Masasının sol yanındaki, içi zaman aşımına uğramış tahsilat belgeleriyle, karşılığında “kâğıt” yerine “söz” alınmış fişlerle, işleme konmamış arkası yazılı “çeklerle” dolu çekmeceyi açtı, elini daldırıp karıştırdı.

 

En alttaki tabancanın kabzasını kavradı, çıkartıp önüne koydu.

 

 

“Ayfer Hanım?” diye bağırdı; “birer kahve içelim mi?”. Hemen sonrasında sesini inceltip “tabii efendim, zevkle..” dedi.

 

“Ama dur, bu defa kahveyi ben yapayım, sen zahmet etme..”

 

Kalkıp mutfağa gitti, her zamankinden bol tutup kahveyi, iyice okkalı iki fincan hazırladı. Birini Ayfer Hanım’ın masasına bırakıp, diğerini ağır ağır yudumladı; bitirince fincanını kapadı.

 

“Biliyor musun Ayfer Hanım? Senin falların hep çıkıyor; ne çıkacak, hadi bir daha bak bakalım. ”

 

Fincanı açıp telveleri tabağa akıtırken, yine sesini inceltip konuştu:

 

“Ooo, çok temiz. Yüreğiniz ferahlayacak, yakında aydınlığa çıkacaksınız ayol?”

 

Tabancayı alıp şakağına yaklaştırdı.

 

Tetiği çekerken eli hiç titremedi ama, tazyiğin etkisine şaştı. Gözlüğü, yüzü, gözü, gömleği sırılsıklam olmuştu...

 

…kahkahayı patlattı.

 

“Vay be, dolu bırakmışım, içinde su varmış..”

 

Keyfi yerine gelmişti, kalktı ceketini aldı, kendini caddeye attı.

 

Beynindeki bir düşünceyle, daha da rahatlatmaya çalışıyordu kendisini: “Her şeyin mutlak sahibi ‘O’dur. Dilediğine mülkü verir, dilediğinden alır.”

 

Koşar adım, köşedeki bisikletçiye ulaştı. Sıra sıra duran rengârenk bisikletlere şöyle bir göz attı.

 

İçeri girerken bir “oh..” çekti;

 

“Çok şükür” dedi ve ekledi:

  

“Nihayet!...”

 

***

 

Çocuk, henüz uyuyordu. Bir Şeker Bayramı sabahına uyanacaktı.

 

Yorganı düşmüş, sıvanmış pijamasından taşan bacakları yine göğsüne doğru çekik, birbirine yapıştırdığı minik avuçlarını kızarmış yanağının altına sokmuş…

 

Yüzünde bir gülümseme, göz kapakları kıpır kıpır…

 

Ya içine bir şey doğmuş, ya da güzel bir rüya görüyor, ne bileyim?

 

Neşeyle uyandı, inanamadı.

 

Ellerini çırptı, bir “oh..” çekti;

 

“Çok şükür” dedi ve ekledi:

  

“Nihayet!...”

 

.

  

 

MU/211006

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2007-09-06 15:35:59 - .

Yazan: bezgin
Şu blogcu var ya..Neyse..Sürprizli bi son oldu..Şaşırttı, gülümsetti, iki el buluştu. Elinize sağlık..Saygıyla :)

*** * ***

Teşekkürler "bezgin". Sağlık, mutluluk, huzur ile dost kalın :)

Düzenleyen CafeTelve gün: 7/9/2007 saat: 02:53
Bağlantı

<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->