5/9/2007 - Dönence / (Arkası Sonra.../ 5-6-7..)

Kategori: Hayatin Icinden

-5-

Bazan...

 

…“zamana karşı yarıştığımı” zannettiğim günlere yanarım.

 

Sonraları farkettim ki, “zamanla yarışılmaz”; o, akar gider.

 

Ben yalnızca, bana verilen ve ne kadar olduğunu bilemediğim süreç içerisine “bir şeyler” sıkıştırmaya çalışabilirim. Yarışım ancak bu kadardır. Zamanın önüne geçemem. Altmış saniye, bir dakikadır, altmış dakika bir saat ve bir gün yirmidört saat, bir yıl üçyüzaltmışbeş gün…

 

Yine biz insanlarca  “ölçeklendirilmiş”, kurallara endekslenmiş, “birim”lendirilmişlerin belki de en isyankârı, dik başlısı Şubat aylarıdır ki, üç yıl yirmisekiz gün ile idare eder, dördüncü sene yirmidokuzuncu günü yaşamına katar.

 

Nereye, ne zamana kadar?

 

Ne bileyim.

 

Geçmişe dönüp bakabilmekteyim henüz.

 

İleriyi ancak “varsayabilirim”; garantisi yok. Ve geçmişe baktığımda, zamanın ne kadar da hızlı aktığını görürüm.

 

Oysa, bazı anlar ne kadar da geçmek bilmezdi, ne kadar da “uzun” sürerdi?

 

Hiçbir zaman sevemediğim matematik dersleri, diğerleri gibi kırk dakikayla sınırlı olmasına rağmen, bana kırk saat gibi gelirdi…

 

kırkbeş saniyelik bir deprem anının bir türlü bitip tükenmediği gibi,

 

ya da kaçağı olan bir masa lâmbasına ıslak elle dokunup karşı duvara fırlatılıncaya kadar geçen kısacık bir sürenin, tüm yaşantımı gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçirmesi gibi.

 

Gazeteye yetiştirilmesi istenen bir ilan için zamanla yarıştığımı sanardım. Dert yanardım; “canım çıktı vallahi, olmazı başardım ama aştım”! Oysa zamanın önüne geçememiştim, yalnızca araya “sıkıştırabilmiştim”.

 

“Netekim”, geriye dönüp baktığımda, yaşantımın bazı bölümlerine “sığdırmaya” çalıştığım “birlikteliklerimin” yanısıra, bambaşka olayların da yaşanmakta;  saatin inatla hep “saymakta” olduğunu istesem de istemesem de görüyorum. 

 

“Netekim”li günler gelmiş, geçmiş; çalıştığım “yabancı” sermayeli işyeri, sermaye değiştirmiş; yeni yabancı sermayenin ülkesinde “eğitim” almış olan “bizden” yöneticilerce işten atılmıştım.

 

Olsun..

 

“Tonton” bir amca, ülkedeki işsizlik sorununa bir çözüm öneriyor, şirket kurma formaliteleri kolaylaştırılıyor; biz de buna kanıp, bir-iki arkadaş,  kendi firmamızı kurarak bilmeden “potansiyel vergi kaçakçısı” oluyorduk. Yanıldığımı, “yabancı” ve onlardan ders alan yerli “büyük” sermaye ile başedemeyeceğimi bir süre sonra farkedecektim. Olan, ömrümden giden zaman olacaktı.

 

Zaman akıyor, yaşam sürüyordu.

 

Yapmaya çalıştığım tek şey, başkalarına sattığım, kiraladığım “emeğimden, zamanım”dan çalabildiğim anlarda; yaşadığımı hissedebileceğim, uğraşırken dinlenebileceğim, günlük sorunlardan kaçabileceğim, sevdiklerimle mutlu olabileceğim “zaman dilimleri” elde edebilmekti.

 

Kadın – erkek aynı; kitap okumak, konsere gitmek, dantel işlemek, halk oyunları ile ilgilenmek, bir enstrüman çalmak, spor yapmak, iki düz-bir ters örgü örmek, yazı yazmak, resim yapmak, bir futbol maçından keyif almak, belki bağırmak, deşarj olmak…

 

Geçip giden zaman içerisine “küçük dünyaların küçük insanları” ne kadar, ne sıkıştırabilirse; o kadar işte..

 

..ve eğer sokaklara düşmemişsek, huzur evlerinde, köprü altlarında, mayın tarlalarında, kimsesizler yurtlarında, “dağ”larda, genelevlerde, demir parmaklıklar ardında, acil servislerde… değilsek.

 

Hani diyorlar ya, “orta direk”, “sessiz çoğunluk”, “çok şükür, Allah bu günlerimizi aratmasın..”

 

Onlardan biri olabilmişsek.

 

Sürekli geriye işleyen zaman içerisinde belki zaten var olan, belki yaratmaya çalıştığımız küçücük boşlukları doldurabilmeyi istemek…

 

 

o kadar, öyle bir şey işte!

 

 

...

 

 

Üzeri muşamba kaplı tahta çapraz ayaklı masasının altında duran sandalyesini pencerenin önüne taşıdı. Üzerine çıkıp, pencereyi açmaya çalıştı.

 

Belki korkudan, belki telaştan biraz zorlandı;

 

sonra, başardı.

 

Pencerenin açıldığı an, saçaktan, alkış sesine benzer bir kanat çırpmasıyla birlikte, bir güvercin havalandı, kumral saçlarına doğru bir pike yapıp karşı çatıya konuşlandı.

 

“Günaydın. İyi, uyanmışsın..

Babam para bırakmış, bir de not yazmış;

“Yumurta ve süt al, kardeşinle kahvaltınızı yapın..

Öğlen yemeğini dışarıda yiyeceğiz, hazırlanın.”

“Akşamki ayaz kalmamış, hava yumuşamış..

Bitir işini, gel mutfağa.. öğren bakalım

bekâr işi patatesli yumurta nasıl yapılırmış..”

 

Ankara’da yatılı okuyan ve tatil için geldiğinde, annesini başı mutfaktan balkona çıkan o tek basamağı yastık yapmış bulan “abi”siydi odasının kapısına yaslanmış, onu seyreden, konuşan.

 

“Karlar eriyip ortalık çamurlanmadan biraz kartopu da oynarız.

Sonra gidip senin “kırmızı”ya da bakarız.”

 

Güvercin de sanki onaylarmış gibi başını sallıyordu:

 

“Hadi” diyordu,

“bak, bir şeyim yok, buradayım..

Yap kahvaltını, getir kırıntılarını..

..dün geceki gibi yine…

acıktım, karnımı doyurayım.”

 

Hava lodosa dönüyordu. Güneş de kendini gösteriyordu.

 

Kış güneşi, renkleri daha berrak, daha net gösterir!

 

Elleri karları temizlerken henüz üşümektedir

 

ama içi ısınmakta, yeni bir umut yeşermekte,

 

ve hayat, henüz kalanlar için sürmektedir.

 

 

Hem belki, bir gün...

 

 

 

"kırmızı bir bisikleti bile olabilir,

 

 

kim bilir?"

 

 

...

 

 

MU/171006

 

 

 

-6-

 

Zaman zaman...

 

…”toparlamakta” zorlanıyorum.

 

Eskiden daha uzun cümleler kurar, daha uzun paragrafları okuyabilirdim. Artık, “başını” unutuveriyorum okuduğum ya da yazdığım satırların.

 

Belirtilerinden işte; “yaşlılığın”.

 

!!!

 

Kim konuşuyor yahu?

 

Ne diyorsun kardeşim?

 

Anlamadan, dinlemeden… tövbe tövbe… klavyem sürçmüştür belki?

 

“Kaş”lılık diyorum. “Kaş”lılık!

 

…lılık…

 

“Kaş” var ya hani, koyları, denizi, havası, manzarası ne güzeldir, doyum olmaz. Bahse girerim; şimdi de, buralar kadar boğucu değildir.

 

Ilıktır, ılık…

 

Hani, oturur insan bir kenara, içer…

 

...lıkır lıkır.. lık lık lık…

 

Anlamadan, dinlemeden, her duyduğundan bir “mânâ çıkartmamak lâzım bence. Türkçe muhteşem bir dildir. Bazıları fransızcayı pek beğenir. Onlara göre estetiktir o lisan, müzik gibidir.

 

Katılmam.

 

“mânâ… hızlı hızlı yazayım, ardı ardına:

 

“manamanamanam…anam anam…”

 

Benim dilim, Türkçe’m fark atar ona; kimileri “lâstikli” de diyebilir. Evet, olabilir. Hem daha müzikaldir benim Türkçe’m, hem daha estetik, hem de daha “elastik”.

 

 

Ya.. n’aber? “mânâ”’dan bir başka anlam çıkıverir ki, “vay anam vay” der insan.

 

 

Eh, biraz terledim ama umarım "o" ıslak, yaşlı, nemli konudan yırtmışımdır.

 

 

Ne diyordum, ne anlatıyordum… Ben unutmadım. Unutanlar olabilir, bilemem; o, onların problemi.

 

Ben devam ederim.

 

***

 

“Esmer bomba” karşılığı elime sayılan bir deste dövizi cebime koymuş, yenisini aramaya koyulmuştum.

 

Bu işlere aracı olan bir kuruma gidip, bir önceki gibi “kuzeyli” aradığımı söyledim. Onunla epey mutlu olmuştum.

 

Yetkili, benimle ilgilendi. O gün için elinde yokmuş ama “yeni parti” yoldaymış. Yalnız ödemeyi hemen yapmalıymışım. Yarın “fiyat” ne olur, belli olmazmış.

 

Dert değildi benim için. Elimdeki dövizleri gösterdim. “Tamam da,” dedim, “önceden görmek isterim, hangisine kanım kaynarsa onu seçerim.”

 

Gözleri elimdeki “yeşil”lere takılı, bir-iki telefon etti ve “peki” dedi.

 

“Gemi gelmiş, boşaltılmış. Normalde bunu yapmayız ama, siz parayı gösterdiniz. Anladım ki ciddisiniz. Alalım parayı, gidelim birlikte, görün, seçin. Ancak, işlemler bugün bitmez, yarın burada teslim ederiz.”

 

Gittik Kartal civarlarında bir yere.. Sıra sıra dizilmiş, duruyorlardı. Bitkin, perişan, bakımsız, yorgun görünüyorlardı.

 

Dolandım aralarında. Ne yalan söyleyeyim; hiç biri önceki “kuzeylime” benzemiyordu ama parayı vermiştim. Yalnızlıktan da bezmiştim. Birini gösterip, “bu olsun” dedim.

 

Zavallı..

 

Piyango bu kez ona çarpmıştı!

 

 

***

 

Nedir?

 

Neden uzaklara gitmek istemektedir?

 

Belki “merak” dürtüsü.

 

Belki “beni de birileri merak eder mi ki” sorusunun yanıtı arama içgüdüsü.

 

Kaçtı evinden. Sınırlarını aştı. Hiç gitmediği kadar uzağa, diğer mahalleye, ana caddeye, taa çarşıya kadar yürüdü korka korka.

 

Belediye hoparlörü, kent esnafının reklamlarını yayıyordu neşeli şarkıların, türkülerin arasında.

 

Birden yayın kesildi; anonsu duydu:

 

“Dikkat, dikkat! Üzerinde yeşil kadife elbise olan, beş-altı yaşlarındaki bir erkek çocuğu kaybolmuştur. Görenlerin zabıta amirliğine haber vermeleri rica olunur.”

 

Ne yaşı, ne giysisi uymuyordu ama, o kendine yonttu. Neşelendi, geldiği yollardan geri koştu.

 

Evin köşesinde seyyar arabasıyla Çekirdekçi Hasan Amca duruyordu. Nefes nefese ona sordu:

 

“Beni çok mu merak ettiler?”

 

“Evet” dedi Hasan Amca; “Merak ettim.”

 

“Getirdin mi on kuruşu; bak külâhını hazır ettim.”

 

Çocuk saflığı işte;

 

“Paranın ne işlere de alet olabildiğini düşünemedi” 

 

de ... sevindi.

 

...

 

MU/191006

 

 

-7-

 

 

… çoğu kez …

 

…sık sık…

 

…”yanılırım.”

 

Yine yanılmıştım, çünkü piyango asıl bana çarpmıştı; hem de sağlı sollu, bir günde iki kez.

 

Eh, bana da piyangonun iyisi çarpacak değil ya? (Zaten öyle bir şey olsa “çıkmıştı” derdim!)

 

Ertesi gün, pek çok insanın bir gün öncesinden de fakir duruma düşüverdiği, ekonomi tarihimizin “kara Çarşamba”sıydı. Türk lirasının değeri yabancı paralar karşısında birdenbire (!) değer kaybetmiş; dolar patlamıştı.

 

Parayı bir gün önce vermemiş olsaydım, hiçbir şey yapmadan, bir gecede ikiye katlamış olacaktım. Yine de buna pek üzülmemiştim. Sonuçta, verdiğim paranın kaynağı da, amacı da belliydi.

 

Ama, piyangonun bu kez ona çarptığını sandığım zavallıyı teslim almaya gittiğimde, üstün algılama yeteneğimle durumda bir terslik olduğunu anlamam fazla vakit almadı!

 

Üstüne başına çeki-düzen vermişler, yıkayıp-paklamışlar, allayıp-pullamışlardı. Işıkların altında çok güzel görünüyordu.

 

“Hayırlı olsun, mutluluklar dileriz” diyerek kapının önüne koydular ikimizi.

 

“Haydi, gidelim” dedim ama bir gariplik vardı; yürümüyordu, adım atacak hali yoktu, kıpırdamıyordu bile.

 

“N’oluyoruz yahu?” diye düşünürken, sağ elimin “uğurlu” parmağıyla orasına-burasına dokundum.

 

Yok! İşe yaramıyordu.

 

İçeri girdim tekrar. Masaların tozunu alan bir garibandan başka hiç kimse kalmamıştı ortalıkta.

 

“Evladım, “bu” gelmiyor benimle, inat ediyor, çöktü kaldı. Nerede patronun?”

 

“Bankaya gitti, beyim. Ben haber veririm, ilgilenirler.”

 

Yan sokaktan iki kişi geldi, beyaz önlüklü..  Baktılar, “yatacak” dediler, alıp götürdüler.

 

 

Bir ay kadar yattı. “İyi olsun da, önemli değil, beklerim” diyordum, bekledim. Her gün ziyaretine gidip, hazır yatıyorken göz zevkime göre biraz da estetik yaptırtıp sağını-solunu kestirttim.

 

 

Evet, biraz sık rahatsızlandı; ilk “kuzeyli” kadar sağlıklı değildi ama yine de dört yıl boyunca mutlu-mesut yaşadık onunla da.

 

Ortalığı suların-sellerin götürdüğü berbat bir günde, beni herkesin içinde rezil edip terketmeseydi, ayrılmayı daha düşünmeyecektim belki ama bunu bana yapmayacaktı; oraya kadardı!

 

Bir sıhhi tesisatçıyla birlikteydi son gördüğümde. Oldukça da iyi görünüyordu; beni görmedi ya da görmezden geldi.

 

Ne bileyim.

 

 

***

 

Özgürlük..

 

Sanırım doğadaki tüm canlı varlıkların en temel gereksinimidir.

 

Bitkiler bile kökleriyle toprağa bağlı olarak yaşamak zorunda oldukları halde, yaşamlarını sürdürebilmek için kendilerine göre bir özgürlük arayışında değiller midir? Dallarını, yapraklarını göğe, güneşe, ışığa doğru uzatabilmek, köklerini toprağın içerisinde daha geniş bir alana yayabilmek isterler. Daha yükseğe, daha derine, daha ileriye gidebilmek…

 

Akvaryum balıkları tropik bir nehir, bülbül altın bile olsa kafes yerine uçabilecek bir gökyüzü istemez mi? Evdeki kedi mart ayında dışarı kaçmaz mı? Daha kırkbeş günlükken, doğduğu çiftlikte anasının sütünden ayırıp kucağıma aldığım köpecik dünyayı tanımak istemez mi? Göçmen kuşlar türlü zorluklarla karşılaşacaklarını bile bile göçmezler mi?

 

Özgürlük, “gidebilmektir”. Korkuya rağmen, merakı giderebilmektir. Sınırları aşabilmektir.

 

Korkuyu yenebilip sınırı bir kez aşabildin mi gerisi gelir.

 

Benim küçüğüm de kendinden başka hiç kimse bilmese de evden kaçıp korkusunu yenmiş, sınırını zorlamış, kafesinin dışında koskoca bir dünya olduğunun farkına varmıştı bir kez.

 

Artık her fırsatta ana caddeye gidiyor, “kırmızı”sının durduğu vitrine burnunu dayayıp onu seyrediyordu.

 

Bir başka dünya daha keşfetmişti. Tek katlı küçük bir dükkan. Bir radyo tamircisinin penceresi.

 

Adam nereden bulduysa önü camla kaplı bir kutu koymuştu tezgâhının üzerine. Çatıya upuzun bir direk dikmiş, direğin tepesine sağlı sollu dikenleri olan kocaman çatal gibi bir şey monte etmişti. Dükkanın içinden buna kumanda edebiliyor, her yana döndürebiliyordu.

 

Ve aradabir bağırıyordu: “Çıktı, çıktı.. Bakın. Romanya televizyonu bu!”

 

Kutunun camında bir karıncalanma, bir hareketlenme; sonrasında bir-iki dakika hareket eden, konuşan siyah-beyaz insanlar.

 

Nereden gelip, nasıl giriyorlardı bu dükkanın içine? Demek başka yerlerde başkaları da vardı.

 

Yürüyerek bunları keşfedebildiğine göre, ah o kırmızı bisiklet onun olsa..

 

 

.. çevirse pedalları, döndürse tekerlekleri…

 

 

“… gidebilse uzaklara, bir gidebilse!...”

 

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2007-09-03 19:58:26 - .

Yazan: bezgin
Benim yukarıdaki..Yine unuttum..
İyice uzaklaşmışım blogcudan anladım ben onu..
Bağlantı

2007-09-03 19:57:12 - blogcu zaten

Yazan: isimsiz
"şaka" gibi..
Dert etmeyin biz takip ederiz..:)
Saygıyla..
Bağlantı

2007-09-01 02:57:19 - Arkası...

Yazan: CafeTelve
Ya blogcunun tek bir başlık altına girilebilecek yazı karakteri sınırlamasından, ya bendeki düztabanlıktan ya da bilemediğim bir başka nedenden ötürü öykünün bütününü bir sayfaya toplayamadım. 5. bölüm ve sonrasını burada devam ettirmeye çabalayacağım. Belki daha rahat bir zaman diliminde tüm bölümleri birleştirebilmeyi yine denerim. :(
Bağlantı

<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->