Türkiye'm…
Asya ile Avrupa'nın birleşme, dünyanın odak noktası…
Doğu ve batı arasındaki eşsiz köprü…
Medeniyetlerin doğduğu, gelip geçtiği, yaşadığı, yaşatılmaya çalışıldığı mozaikler diyarı…
Vatanım…
Can bulduğumuz, yaşadığımız ve muhtemelen üzerinde öleceğimiz topraklar… Sevdiklerimizi, sevenlerimizi, anamızı, babamızı, Ata'mızı, kardeşimizi, öğretmenlerimizi, komşularımızı, arkadaşlarımızı tanıma fırsatı bulduğumuz canım ülkemiz, yurdumuz…
Ve benim güzel kardeşim, can arkadaşım;
ben, bu toprakların batısında, sen doğusunda bir yerlerde yaşam mücadelesi veriyoruz. Dünyaya gelirken belki aynı şartlarda değildik. Ben, İstanbul'da bir hastane odasında ilk çığlığımı atarken, belki sen, soğukla, karla tanışıyor, ulaşılması güç köy yollarında anacığının biraz daha dayanmasını bekliyordun…
Ya da sen, oralarda bir yerlerde neşeyle, mutlulukla gülücükler atmaya başladığında, ben buralarda bir yerlerde, işgal edilmiş emniyet şeridinde ilerlemeye çalışan ambulansın içinde annemi kaybederek yaşama merhaba diyordum…
Ne farkeder?
Öyle ya da böyle "yaşam" denilen ortak kaderde buluştuk.
Birbirimizi belki hiç görmeyeceğiz, tanışamayacağız ama haydi derin bir nefes alalım:
Bak, aynı anda, aynı havayı soluduk.
Susadın mı? Haydi gel, su içelim. Bak, ben de senin gibi "Ohh…" diyor ve yaşadığıma şükrediyorum.
Hava soğuk mu, üşüyor musun güzel arkadaşım? İnan, ben de donuyorum.
Neyse ki 21 Mart'a pek bir şey kalmadı. Nasıl olsa o gün, doğa yeniden uyanacak, çıplak toprak ve ağaçlar yeniden yeşil elbiselerini giymeye başlayacak, güneş ruhumuzu ısıtacak, yüreğimizi aydınlatacak; yeniden yaşam sevinciyle dolacağız. Sen oralarda, ben buralarda bir yerlerde ateş üstünden atlayıp dertlerden, kederlerden, hastalıklardan, zorluklardan kurtulmayı dileyeceğiz.
Tıpkı bizden çok çok öncelerde yaşamış ya da çok uzaklarda yaşayanlar gibi… Sümerler, Sibirya'lılar, Alaska'lılar, Dağıstan'lılar, Türkmen'ler, Balkan halkları gibi… İran'lılar ve hattâ kızılderililer gibi…
Aynı yerkürede, aynı gökkubbe altında yaşayan her insanın, her canlının hissettiği o bahar sevincini, yaşama yeniden başlama, sarılma arzusunu, zorluklarla mücadele gücünü sen de, ben de yürekten duyacağız…
Ve belki de bir gün, bir 21 Mart'ta, bir yerlerde karşılaşacağız seninle… O yeni günde, yepyeni umutlarla elele, omuz omuza, kalp kalbe yürüyeceğiz yeni baharlara…
Senin yaşadığın o yerlerle benim yaşadığım bu yerleri birbirinden farksız, daha mutlu yaşanılacak şartlara kavuşturmak için birlikte çalışacağız.
Atalarımızın, dedelerimizin, analarımızın yaptığı gibi… Elele, gönül gönüle, beraberce nazlı bayrağımızı mavi gökyüzünde dalgalandıracak, bizden öncekilerin yapamadıklarını da bizler başarmaya çalışacağız.
Sevgiyle, dostlukla nice Nevruz'lara benim canım arkadaşım, güzel kardeşim…
***
Bu, bir kompozisyon. Beş, belki de altı yıl önce yazılmış. Okuyacak bir kitap ararken, seçtiğim bir tanesinin sayfaları arasından düştü elime.
Saklamışım.
Yazarına gösterdim. Çocuğuma… Gülümsedi;
"Bırak baba, ben büyüdüm. Baksana işgalcilerin yazdıkları senaryolara, düşlerimize koydukları ambargolara? Yapabildiğimiz ne ki, izleyip figüran olmaktan başka?
İnanmıyorum artık kompozisyonlara, masallara..."
***
Haklıydı böyle düşünmekte, biliyorum.
O büyürken ben yaşlanıyor, yaşlandıkça çocuklaşıyorum.
Sanırım o nedenle, bir çocuk gibi masal dinlemeyi seviyor ve elbet bir gün gerçekleşebileceklerine "hâlâ" inanıyorum.
