Yaşam, sanki bir fincan kahve. Sade, az, orta ya da şekerli; içiyor, tüketiyoruz. Kalan, fincanın içindeki "telve". İşte, bunu paylaşmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne bileyim...
İki kadın arasındaki sohbet, üçüncü bir kadının merakını mutlaka (!) çekiyor. Sohbet edenler heykel bile olsalar farketmiyor.
Ne turistik, ne de iş amaçlı bir gezide değildim ama gözüme çarpmış, çekmiş, cebimde unutmuşum.
"Bence" çılgın bir anmış.
Düşünüyorum da, benim bu fotoyu çektiğimi gören birileri "Bre kâfir, bre ırz düşmanı.. Orduevi'nin resmini çekiyo ayaklarında kadınları mı rontluyosun?" diyebilirdi. Bayanlardan başı örtülüyü, örtüsü çenealtından düğümlüyü "Sen gel bacım.." diyerek bir kenara kaldırıp, diğer ikisini recme, beni de vincin ucundaki yağlı ilmeğe gönderebilirlerdi.
Bırrr..
Neyse ki orası Türkiye'nin -sanırım- metrekareye en çok heykel düşen ili Eskişehir'di. Yobazlar ise daha o kadar ileri gitmemişler, -umarım- hiç bir zaman da gidemeyeceklerdi.
Kafayı yemeye mi başladım nedir.. çılgın bir düşünceydi.
Ne yapayım; her zaman mantıklı ya da her zaman mantıksız olamıyorum. Hep iyi veya hep kötü de...
Önü-sonu insanız. Öyle ise, eğrilerimiz-doğrularımızla sevmeliyiz birbirimizi, di mi ama günce?