Yaşam, sanki bir fincan kahve. Sade, az, orta ya da şekerli; içiyor, tüketiyoruz. Kalan, fincanın içindeki "telve". İşte, bunu paylaşmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne bileyim...
(Kemal Duykan, "sanal alem"den tanıdığım bir isim. "Amatör Kameradan İstanbul" başlığı altında çektiği İstanbul fotoğraflarını internet ortamında sergiliyordu. Onun fotoğraflarının bir bölümünü -elbette izniyle-, kurcaladığım bir slide-show yazılımıyla işleyip Cem Karaca'nın sesinden "İstanbul'u Dinliyorum" ile birleştirince, ortaya üstteki video çıkmıştı.)
İSTANBUL'U DİNLİYORUM
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Önce hafiften bir rüzgar esiyor; Yavaş yavaş sallanıyor Yapraklar ağaçlarda; Uzaklarda, çok uzaklarda Sucuların hiç durmayan çıngırakları; İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı; Kuşlar geçiyor derken Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık; Ağlar çekiliyor dalyanlarda; Bir kadının suya değiyor ayakları; İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Başında eski alemlerin sarhoşluğu, Loş kayıkhaneleriyle bir yalı Dinmiş lodosların uğultusu içinde. İstanbul’u dinliyorum gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir yosma geçiyor kaldırımdan. Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar. Bir şey düşüyor elinden yere; Bir gül olmalı. İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı; Bir kuş çırpınıyor eteklerinde. Alnın sıcak mı, değil mi bilmiyorum; Dudakların ıslak mı değil mi, bilmiyorum; Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından Kalbinin vuruşundan anlıyorum; İstanbul’u dinliyorum.
ORHAN VELİ
***
Yedi tepeye sığmıyor artık İstanbul. Bilmem kaç tepe, en az bir o kadar da köyü var da, karanlık yüzü yok mu sanki?
Olmaz olur mu?
İSTANBUL
benim bir de istanbul maceram var
995 te başlayan,yağmurlu bir kasım gününde
heyecanlı, bir o kadar da gergin
yazmıştım istanbul’u ilk kitabımda
ister gel, ister gelme
geçmeziyem bu şehrin
men güzelden anlarım
istanbul şah-ı şehrin
demiştim bir gezmede istanbul’u
şimdi ne yazmaya ne gezmeye
şimdi kötüleri üzmeye gidiyorum
95 kasımında yağmurla beraber
kapalıçarşıda Orhan Veli’yle tanışacağım
Topkapı, Ayasofya, Sultanahmet
belki de dervişlere karışacağım
kimbilir bir bakarsın boğazda teknelerle yarışacağım
ihtimal zayıf ama
belki de en bilinmedik küfürlere alışacağım
istanbul sana geliyorum
yağmurla beraber
95 kasımında
böyle başladı işte
böyle gidişle
ve 96 kasımında yağmurla beraber döndüm
heyecanlı, bir o kadar da üzgün
ne mi oldu? ne mi kaldı geride?
1 - Deniz
yaş 18.. sonuç aşırı doz
hayalleri, anıları bir küçük not defterinde yazılı
o kadar
2 - Can..
yaş 17, topuğundan bile iğneliydi
son sözünde yaşamak istiyorum dedi
uyuşmadan yaşamak!!!
3 - Esrahan..
ey güzel gözlü kız
çok uğraştık seninle biz
"yaşamam için ufak bir sebep.." demiştin
denizi göstermiştim
"öldü" demiştin
oysa ben maviliği demek istemiştim
gözlerin gibi, maviliği
şimdi cezaevinde
zaten evinde de cezalıydı
4, 5, 6..
gider böyle geride kalanlarım
ey be istanbul,
ey uyuşuk taş toprak
bana güzellikten sözetmeyi bırak
ben senin o ışıltılı gecelerinde
o boğazının sahte kalabalığında
bir tek şiir yazmıştım yalnızlıktan bunalıp da sevgiliye;
denize kızıllık düştüğünde
bir martı misali havalanırım
aklımdan gözlerin geçtiği anda
en durgun sularda dalgalanırım
ellerin gerekli su içmek gibi
son dilek misali bir idamlıkta
tutmalı, öpmeli, okşamalıyım
şefkatin olmalı bu karanlıkta..
topu topu bu işte geriye kalan
kimi mezar taşında,
kimi yalnızlığımın ak kâğıdında
ve benim için istanbul
artık sabıka kaydında..
BEDİRHAN GÖKÇE
***
İstanbul'u sevip sevmemek, o kadar da önemli değil. Şiirlerdeki İstanbul'un yerine ayrı düştüğün, özlediğin yerleri, burnunda tüten birilerini koysan da olur. O bir yerlerden, o birilerinden yalan bile olsa mutluluk haberleri alsa insan, mutlu olmaz mı?
Olur..
***
Ekşi'de, bildiğimin aksine aşağıdaki şiirin Cem Karaca'nın değil Nazım Hikmet'in olduğu da yazılmış ama şimdilik bunu es geçmek durumundayım. Her kimse asıl sahibi, O'nun yüreğinden, kaleminden çıkmış, bana kadar ulaşmış, sabaha karşı beni bir güzel sarsmış:
HEP KAHIR
dur ! bırak ! kaynasın kahvenin suyu bana istanbul’u anlat nasıldı? bana boğazı anlat, nasıldı? haziran titreyişlerle kaçak yağmurlar ardı yıkanmış, kurunur muydu o yeditepe ana şefkati gibi sıcak bir güneşle..
insanlar gülüyordu de, trende, vapurda, otobüste yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır, hep kahır, hep kahır,
bıktım be...
dur ! bırak ! kalsın, açma televizyonu! bana istanbul’u anlat nasıldı? şehirlerin şehrini anlat nasıldı? beyoğlu sırtlarından, yasak gözlerinle bakıp, köprüler, sarayburnu, minareler ve haliç’e... diyiverdin mi bir merhaba gizlice? insanlar gülüyordu de, trende, vapurda, otobüste yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır, hep kahır, hep kahır,
bıktım be...
dur ! bırak ! kımıldama, kal biraz öylece ne olur... kokun istanbul gibidir, gözlerin istanbul gecesi, şimdi gel sarıl, sarıl bana kınalım gök kubbenin altında orda da beraber. çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali, hasretimin çölünde sanki bir pınar gibi... insanlar gülüyordu de, trende, vapurda, otobüste, yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır, hep kahır, hep kahır,
bıktım be...
***
Şu an bu şiirler benim, ben şiirlerdekiyim. Güneş doğar, 90 km ötedeki koca kente ring seferim başlar yine..
Bazen, başka bir ülkeden gelmiş, İstanbul'u pek sevmiş de yine özlemiş olmayı düşlerim.. Andy ile Paul'ü dinlerim:
Sonra bu da geçer..
İki damla yağmurda kilitlenen trafikte, orman kanunları ile başbaşa ve çoğu kez denizi görmeye bile hasret...
şiirlerdeki İstanbul'u hissederim.
Üstte Kemal Duykan'ın İstanbul fotoğraflarından oluşturduğum videoyu paylaşmıştım, bu sayfalara yolu düşenlerle..
Ne yazık ki, şimdi bir başka haberi paylaşmak durumundayım:
Kemal Duykan'ı, "sanal ortamda" tanıdığım, kendisini hiç görmediğim ama yazılarını okuduğum, fotoğraflarını izlediğim, bir-iki kez e-posta aracılığıyla yazıştığım Kemal Ağabey'i 8 Ocak 2008'de sonsuzluğa uğurlamışız..
...
Saygıyla ve rahmetle anıyor; tanıyanlara, sevenlerine sabır diliyorum.
Varsa eğer Cem Karaca'ya karşı olumlu - olumsuz bir önyargı, onu bir kenara bırakıvermeli hiç değilse birkaç dakikalığına.
İstanbul'u sevip sevmemek de önemli değil. Şiirdeki İstanbul'un yerine ayrı düştüğün, özlediğin yerleri, burnunda tüten birilerini koysan da olur. O bir yerlerden, o birilerinden yalan bile olsa mutluluk haberleri alsa insan, mutlu olmaz mı?
Neyse..
Ekşi'de, bildiğimin aksine bu şiirin Cem Karaca'nın değil Nazım Hikmet'in olduğu da yazılmış ama şimdilik bunu es geçmek durumundayım. Her kimse asıl sahibi, O'nun yüreğinden, kaleminden çıkmış, bana kadar ulaşmış, sabaha karşı beni bir güzel sarsmış. Şu an bu şiir benim, ben şiirdekiyim. Güneş doğar, koşuşturma başlar... bu da geçer, kendime gelirim. O zamana kadar nerdeyim, ne bileyim!
dur ! bırak ! kaynasın kahvenin suyu.. bana istanbul’u anlat nasıldı? bana boğaz'ı anlat nasıldı? haziran titreyişlerle, kaçak yağmurlar ardı yıkanmış kurunur muydu o yedi tepe ana şefkati gibi sıcak güneşte... insanlar gülüyordu de, trende,vapurda, otobüste yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır,hep kahır, hep kahır...
bıktım be...
dur ! bırak ! kalsın, açma televizyonu! bana istanbul’u anlat nasıldır? şehirlerin şehrini anlat nasıldır? beyoğlu sırtlarından, yasak gözlerinle bakıp, köprüler, sarayburnu, minareler ve haliç’e... diyiverdin mi bir merhaba gizlice? insanlar gülüyordu de, trende, vapurda, otobüste yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır, hep kahır, hep kahır,
bıktım be...
dur ! bırak ! kımıldama, kal biraz öylece ne olur... kokun istanbul gibidir, gözlerin istanbul gecesi, şimdi gel sarıl, sarıl bana kınalım gök kubbenin altında orda da beraber. çok şükür diyerek yeniden başlamanın hayali, hasretimin çölünde sanki bir pınar gibi... insanlar gülüyordu de, trende, vapurda, otobüste, yalan da olsa hoşuma gidiyor, söyle... hep kahır, hep kahır, hep kahır,