Yaşam, sanki bir fincan kahve. Sade, az, orta ya da şekerli; içiyor, tüketiyoruz. Kalan, fincanın içindeki "telve". İşte, bunu paylaşmak istiyorum. Çok şey mi istiyorum, ne bileyim...
Tarih: 04 May 2009 Sayı: BinMilyonÜçYüzDörtBinİkiYüzElliDokuz
Konu: Hayvanlar Alemi Ek: Bazı gazte yazıları ve bir takım vidyolar. Tikkatlice izlensin he mi?
Saygıdeğer günlük;
Bu gece, yane dün gece ama dün geceyi sabaha ve yeni bir gündüze bağlamakta olan zaman kesitinde, turfanda ve fakat tadı güzel -ki denesi 2 TL kadar cüzi bir bedele satın almış bulunduğum kavunun üj-dört mini rakı kadehine refakat eden dilimi birlikteliğinde yudumladığım mutlu bir haftasonunun finaliynen klavyemin tuşlarını tuşlamaktayım.
Haftasonum mutluydu. Çünkü (Hımm.. yoksa çün ki mi demeliydim? Dahi anlamına gelen -de ve -da'ların ayrı yazılması gerektiği kuralını az-buz anımsıyorum. Peki, kendimin bir dahi olduğunu kim anımsıyor? Hı? Ve fakak hanki -ki'ler ayrı yazılırdı ki? Geçelim şimdilik..) kızım, canımın içi ciğerim ziyaretime gelmiş idi.
Kendisini çok çiroz gördüm. O beni nassı gördü bilemaycim.
Her zaman olduğu gibi, bir fasıl hoş-sohbetten sonra zat-ı şahanelerinden bilgisayar ve internet teknolojileri güncellemeleri bazında bazı yeni teknikler tetkik etme fırsatı buldum.
Bunlardan bir kısmısılarını kayda geçmek isterim de becerebilir miyim, ne bileyim..
Mesela örneğin bana izlettirdiği ahan da şu vidyo, Hayvanlar Alemi'nden son derece ilginç bir kesit idi:
Diyelim ki bu kuşbeyinli rock'cı ya da shake'ciydi. Ya aşşağıdaki tip şizofren miydi, neydi?
Tam anlamıyla bir felakek!
İşte bunu Şaka asla izlememeliydi. N'olurdu n'olmazdı, insanlara bilem asla va kat'a güvenilmeyen bu ortamda hayvan milletine güvenmek için beyinsel özürlü olmak ön koşul olmalıydı.
Bu ön koşula kesinlikle sahibim.
Bir tek, eğer yanlış yazmayacaksam yalnızca balık eti yemekteyim -ki o dahi vidanjör dolusu vijdan azabı çekmeme sebebiyet vermektedir. En sevdiğim besin ögelerinden olmakla birlikte, akşam saat yedide (rakamla 19.00) sofraya oturup kadehimi şereflerine kaldırdığım anda iki adet (yani bir çift; biri sarı, diğeri kırmızı renkli) papağan balıklarım ile diğerindeki kapkara meleğim akvaryumlarının bana yönelik camlarından sitemkerane bakışlar fırlatırlar. Kendime küfreder, mevsimine göre tabağımda yer almış bulunan deniz levreği, kırlangıç, lüfer, istavrit, alaska mezgiti, dardajel ton artık Allah ne verdiyse ona batırmakta olduğum çatalımı veyahut dirseğime kadar sıvadığım gömlek kollarımın ucundan kibarcana çıkarttığım ellerimin parmakları ilen nazikçe kavradığım su ürünlerini beş dakkalığına geri bırakır, kurutulmuş karides artıklarıylan onları beslerim. Evek, iştaham birazcık kaçsa da haddinden fazla kabarmıştır ve dizginlemek çok zordur. Ancak alkolle boğulunurlabilirler.
Çaresiz boğarım.
Başka çare olsa yeminle boğmam ama heyhat!
Kader utanmalıdır.
Büyük balık, küçük balığı yutmaktadır.
Bu doğanın devinimi, evrenin evrimidir.
Ne denilebilir he, ne denir?
Belki..
Hah, buldum: Pınar Beyaz'ın reklamındaki velet gibi.. hani peyniri bitince anasına rol kesiyomuş da ağlama pozisyonu yapıyomuş ya;
"ühühüüüü!.." diye...
Öyle bişi olabilir.
Ne kadar dramatik.. ne kadar travmatik..
Kih!
***
Ref.de "Bazı gazte yazıları" da demiş idim. NŞA'da güncel konular ile ilgili kendi görüşlerimin bu muhteşem güncemde yer alması daha uygun gelebilir. Gelmezse n'olur? Kıyamet mi kopar?
Kopmaz. Bu ülkede kıyamet-mıyamet kopmaz. Balık baştan kokar, koku her yanları kaplar ama değişen bir şey olmaz.
Kendimce ben de revizyon beklentisi içindeydim. Salakça bir umut ile daha liberal, daha uyumlu, daha temiz isimlerin öne çıkarılacağı yeni bir liste bekliyordum!
Oldu.. gözlerim doldu.
Yılmaz Özdil'in yazdığı gibi.. Şu şekil yani:
Kabin amiri
Antalya gitti.
Antalyalı Adalet Bakanı gitti.
Van gitti.
Vanlı Milli Eğitim Bakanı gitti.
Eskişehir gitti.
Eskişehirli Maliye Bakanı gitti.
Mersin gitti.
Mersinli Devlet Bakanı gitti.
Ordu gitti.
Ordulu Enerji Bakanı gitti.
Kastamonu gitti.
Kastamonulu Spor Bakanı gitti.
Teğet geçmedi...
Ekonomiden Sorumlu Bakan gitti.
*
"Kazandık" filan deniyor ama, 29 Mart'ın kaybedildiğinin itirafıdır bu tablo.
*
Siirt gitti.
Siirt'ten gelen duruyor.
Bence en büyük sürpriz o.
*
Tabii diyeceksiniz ki...
Manisa gitti, Bülent Arınç niye geldi?
O maç başka...
Süper Lig'e sadece Manisaspor yükselmiyor, Saadetspor da yükseliyor. Gümbür gümbür geliyor... Arınç'ın iki "sakallı" defans oyuncusuyla birlikte kadroya monte edilmesi ondan...
İlk seçimde playoff var!
*
Ayrıca...
"Bakkal dükkánı açar gibi bakanlık açmışlar, önüne gelene bakanlık dağıtmışlar. Bir yandan israfa haram diyeceksin, bir yandan israfı sen yapacaksın, olmaz... ABD bile 14 bakanlıkla idare ediliyor... Tasarruf edip azaltacağız, kabineye 23 bakan fazla" diyen kimdi?
Kabin amiri.
*
Netice?
Zaten 24'tü...
AB bakanlığı kurdu, 25.
Revizyon yaptı, 26 oldu.
*
Başka?
"Tutturmuşlar, Cumhurbaşkanı adayı dışardan olsun diye... Meclis dışından bir aday, millet iradesine saygısızlıktır... 550 milletvekilinin kalitesi, kapasitesi temsile müsait değil mi?" diye soran kimdi?
O.
*
E bakıyoruz...
Hariciye Bakanı, hariçten gazel.
(Yılmaz ÖZDİL, 3 Mayıs 2009 tarihli Hürriyet'ten copy-paste -ühühühüüü-)
Ama aslında, gerçekten bazı durumların farkında değilmişim. Örneğin bizim buradaki hastanede yaşananların.
İş, iyice çığırından çıkmış. Tam bir rezalet, tam anlamıyla laçkalık.
Ne o? Hastanelerden herkesler eşit olarak faydalanacakmış, kuyruklar kalkmış!
Hass..
***
Kafacığımın içindeki baloncuğumu klipslettirmemin (aslında bu da yanlış bir söylem; klipslettirmeyi ben istememiştim.. ve hatta şimdi çok da üzgün ve de kızgınım baloncuğumu klipsleyip yaşamama neden oldukları için..) üzerinden 9 ay geçmiş.
Bana söylenen oydu ki, altı ayda bir kontrola gitmeli-gelmeliydim, yaşantıma dikkat etmeliydim!
Hasss..
***
Ameliyatlarımı yapan hoca, -elleri dert görmesin, eğer gerçekten ameliyatlarıma katıldıysa, elimde kalan son tek kapı Sporty Hyundai de onun "HOCA" farkına gitti helali hoş olsun.. Artıkın bi bisikletim bile yok, buna bozulmuyorum da, insan deyor ki hani kafatasımı 7 gün arayla iki kez açan, bu arada (kendi deyimiyle) dereden geçip neredeyse çayda boğulma riskiyle karşılaşan, muhteşem hijyen önlemleri sayesinde tadilatta - badanası yapılan kattaki odada yatarken iki kez menenjit atağıyla karşı-karşıya kalarak serumla karışık antibiyotik uygulamaları yüzünden delinmedik damarı kalmayan, çaprazlama ilaç etkileşimleri nedeniyle tüm derisini değiştirip deney tahtası mı desem, kobay faresi mi.. zırt-pırt 14 cm.lik iğneyi kuyruk sokumumdan sokup, "Hay lanet olsun.. Bu ne lan? Gelmiyo bi türlü bos.." diyen Filistin'li asistana okkalı bir küfür mü sallasam.. ne bileyim.. 9 ay sonra durumum nedir, şu verilen ilaçlar ağır geliyor, nöbet-möbet geçirmedim.. epilepsi ilacı Epixx'i artıkın bıraksam da akşamları bi tek rakı atsam.. mı ki diye sorabileceğim kimseyi neden bulamıyorum?
***
Peki.
Ben de, kendime en yakın başka bi hastaneye giderim. N'olcak ki?
De mi?
***
Üç gündür oralardayım.
***
Otomatik çalmadıysa tıkla, dinle bak:
Hişt, hişt.. Sakin ol..
Sinirlerine hakim ol.
***
Nekka güzel bi şarkı.. Yarın 11.20, bu kez konsültasyon talebiyle randevum; kardiyoloji.. Dün ürolojideki Dr. Akula.. Drakula'dan kıvrak bi manevrayla son dakkada yırttım, bişi diil, adam kapıyı da kilitlediydi yaa?
Abi, benim derdim; beynim.
Anevrezma nedeniyle.. beyin damarlarımdan birinde baloncuk oluşmuş, patlamış, kanamış. Titanyumdan bir klipsle o baloncuk bi daha kanamasın diye sıkıştırılmış. Ne kurcalıyonuz başka bölgelerimi? Yaşım gereği yok prostatmış, yok yüksek tansiyondan kalbimin duvarı kalınlaşmış.
Size ne be?
Bu yaştan sonra oramdan buramdan parmaklanmaya heç niyetim yok.
Erol Manisalı, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi'nde hocamdı benim.
Belki de dünyanın en muhteşem akademik kadrosu Silivri'de bir araya geldi. Hiç kaçırılmayacak bir fırsat. Ne yapıp ne edip yanlarına gitmeli, o kampüse girmeli.
Oolum.. Şu yaşadıklarımız olacak şey mi..
aklın alıyor mu, kafan basıyor mu, içine siniyor mu, rahat uyuyabiliyor musun
Kızılay Meydanı ya da Eminönü kadar kalabalıktı. Veya, ne bileyim, Mariahilfer yahut Yalaman, belki de Fethiye Caddesi gibi.
Yetişmeye çalışan, koşan, giden-gelen, renk-renk, uzun-kısa, gülen-somurtan, sinirli-sakin, erkek-kadın, genç-yaşlı bir güzel kalabalık...
... ve bir de ses kaosu.
Hani, konser öncesi akord zamanı gibi. Kayan, doğru notaya basmaya çalışan, yakalarken kaçıran, yukarı aşağı dolanan, gerilen gevşetilen teller, derilerden çıkan seslerin koşuşturmacası sanki.
Piyanodan gelen doğru sesi yakalamaya çalışırken, belki seyircilerden gelen bir gürültüyle yine kaçırıp, silbaştan kurcalanan kulaklar, anahtarlar... kemanın ağlaması, timpaninin isyanı, arpden gelen çağlamanın karmaşası.
Sendeledi bir an. "Sırada mısın usta?" sesi, omuzuna yediği darbeden hemen sonra gelmişti kulağına.
"Yok, yavrum. Benimkini kaçırmışım, kimbilir ne zaman gelir bir sonraki.." dedi, gözlerinin önündeki yağız delikanlıya. Delikanlı, yavruyla ilgili sunturlu bir küfür savurdu.
Gözlerini kapadı, kulağının duymasını engelleyecekmişcesine.
Ateş gibi gencin kolundaki kızların kıkırdamalarına gülümsedi, yana çekildi.
Az ötedeki parka gitti. Çınar yaprakları güz kahvesinden çamur siyahına dönüşmüş, suyu boşaltılmış havuzu kaplamıştı. Banka doğru yürüdü. Belli ki oturma yerine Cat'leriyle basmış, sırtlığa tünemişti birileri. Önemsemedi, oturdu.
Sağdaki ağacın altında bir kedi gördü; patisini yalayan. Ya temizleniyor, ya da cam kesiği yarasını iyileştirmeye çalışıyordu, bilinmez. Ama öbür yandaki köpecik, göbeğindeki yaradan dertliydi, kesin. İkisi de, birbirlerini göremeyecek kadar kendilerine dönüktüler.
Karıncalara takıldı gözü, kaçıncı defa... İki sıra yapmışlardı; gelenler, bir de gidenler. Yine şaşırdı; karşılaşan karıncalar birbirlerine dokunuyor, ya öpüşüyor, ya da en azından selamlaşıyorlardı kendi dillerince.
Burnundan derin bir soluk aldı, bıraktı.
Sağ elini, ceketinin yakası içine yerleştirdiği atkısının altına soktu; bir şey çıkardı göğsünün oralardan. Omuzuyla burnunun ucuna düşen gözlüğünü şöyle bir öteledi, kafasını avucuna doğru uzatıp kulağını dayadı, dinledi.
Elindekini sol avucuna emanet edip, bu kez cebinden bir küçük kağıt poşet çıkardı, eskimiş, sararmış. Bir yanında "salt" yazıyordu poşetin, diğer yanında deforme "m" harfi.
Dişiyle kesti poşetin köşesini, avucunun içinde arada bir kıpırdayanın üzerine serpti içindekini.
Dikkatle yaklaştırdı ağzına.
Yaladı, yaladı, yaladı, yaladı.
Orkestra Adagio çalıyordu.
Gün, düne dönecekti elbet.
O öyle sanıyordu, yaralarını iyileştirebileceğini de..