27/7/2007 - Tende Ter Damlaları

Kategori: Denemeler

 

Dudaklar susuz,

bembeyaz, tuz.

Tende ter damlaları...

ve bir öykü ki, buz..

 

Sevmeyeceksiniz.

 

Gözlerinizin önünde

özlemini duyduğunuz deniz,

iskelede martılar, kar-beyaz;

 

sahildesiniz.

 

Belki düş, belki gerçek

bir siz, bir sevdiğiniz;

zaman donup bekleyecek

 

o an, yalnız ikiniz.

 

Nasıl da laciverttir deniz,

sanki Ege, sanki Akdeniz

öyle sıcak, öyle davetkâr;

 

bilirsiniz.

 

Dalga dalga saçlar

omuzlara dökülen,

yosundan almış yeşilini gözler

bakar, en derinlerden.

 

Kapılıp koyvermeyiniz.

 

Akar avuçlarınızdan

ıslak kum zerrecikleri

kayıverir ayaklarınızın altından deniz,

kabarır dalgalar aniden;

 

farkedemezsiniz.

 

Bir kaşık suda değil belki

bir yudum mutlulukta,

benim gibi… boğulur

 

gidersiniz.

 

MU/221206

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

20/7/2007 - Geri Kalmışlığımın Dayanılmaz Ağırlığı!

Kategori: Denemeler
Sevdiğim, saydığım ve bir süredir “iş” ilişkilerimizin “donmaya yüz tuttuğu” müşterimin ne istediğini şimdi şimdi anlamaya başlıyorum.

 

Geri kalmışlığımın dayanılmaz ağırlığını hissediyorum.

***

Adam iki senedir kartvizitinden şikâyetçi.

“Kartvizit” diyor; “çok önemli. Hem beni tanıtmalı, hem de farkımı yansıtmalı..”

Ben, eski kafalı!

İçimden konuşuyorum:

(Yahu bu kartvizit dediğin şey, yaklaşık 5 cm çarpı 8, bilemedin 9 cm’lik bir kâğıt parçası. Üzerinde adın, adresin, istersen ve varsa ünvanın yazılı. Maksat, yeni tanıştığın biri seni unutmasın, bir yere koysun, gerektiğinde okuyup seni bulsun. Ne abartıyorsun?)

Şimdi, gülüyorum.

Olur mu hiç? Bu kadar basit mi bu iş?

Kafam çalışmıyor ki,  bende karizma olsun. Kendim için egzantrik bir şeyler tasarlayayım, müşteriler de özensin, “bize de, bize de” desin, yeni yeni işler kapayım da çoluk-çocuğumun karnı doysun.

Yeni trendi sağır sultan duymuştu; sultan olmadığımı biliyordum lâkin sağırmışım, duymamıştım.

Büyük fırsat kaçırmıştım.

***

Oysa, “bana” yakışır bir kartvizit örseydim, ördürtseydim, ne biçim hava atabilecektim iş görüşmelerimde. Kimileri deri kaplı, kimileri altın varaklı albümlerinden kartvizitlerini çıkartıp birbirlerine sunarlarken ben de sandalyemin altında ayakkabımın sağ tekinden kurtarıp toplantı masasının kenarına dayadığım zarif ayakcığımdan çorabımı sıyırarak takdim ederdim karşımdakine:

“Valla, bu sabah giydim. Kok bak, mis gibin Hacı Şakir. Öteki tekini de verirdim ama sol ayağımda diş var sanırsam hehheh hee; başparmak tarafından patatis çıkmış. Ama söz, bir dahaki görüşmemizde yamar, getiririm. Zaten adım, adresim, telefonum bunda yazılı. Bir tek e-meylim diğerinde kaldı. O da önemli değil. Google’a adımı yazıver, çıkar oradan, anladın mı!”

***

Düşünemedik, beceremedik.

Basiretimiz mi bağlandı, şehre dağdan yarın mı indik...

…ne bileyik!

***

 

"Dost başa, düşman ayağa bakar"mış.

 

Valla billa kimseye düşman da, kimsenin ayağına meraklı da değilim.

 

Çorap tutkuları kendi ayaklarıyla sınırlı kalsaydı, ayak oyunları oynanmamış olsaydı, bu konuyu anımsamazdım bile. 

 

Gül/le güle "baş"ımıza da çorap örmeye başlamışlardı ya, sandığa az kala taşıyorsa biriktirdiklerim, ard niyetim yok; hard san'art adınadır denediklerim.

 

Maksat nostaljik ajitasyon olsun.

 

Yoksa buraya "vızıldayan arılar"ın "Tragedy"sini niye yerleştireyim ki? Sıfır beden birinden rektifiyeli bir "Sayenizde" koyardım, olur biterdi.

 

Tabi tabi, o da olabilerdi!

 

 

 

 

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

25/4/2007 - Adagio

Kategori: Denemeler

Kızılay Meydanı ya da Eminönü kadar kalabalıktı. Veya, ne bileyim, Mariahilfer yahut Yalaman, belki de Fethiye Caddesi gibi.

Yetişmeye çalışan, koşan, giden-gelen, renk-renk, uzun-kısa, gülen-somurtan, sinirli-sakin, erkek-kadın, genç-yaşlı bir güzel kalabalık...

... ve bir de ses kaosu.

Hani, konser öncesi akord zamanı gibi. Kayan, doğru notaya basmaya çalışan, yakalarken kaçıran, yukarı aşağı dolanan, gerilen gevşetilen teller, derilerden çıkan seslerin koşuşturmacası sanki.

Piyanodan gelen doğru sesi yakalamaya çalışırken, belki seyircilerden gelen bir gürültüyle yine kaçırıp, silbaştan kurcalanan kulaklar, anahtarlar... kemanın ağlaması, timpaninin isyanı, arpden gelen çağlamanın karmaşası.

Sendeledi bir an. "Sırada mısın usta?" sesi, omuzuna yediği darbeden hemen sonra gelmişti kulağına.

"Yok, yavrum. Benimkini kaçırmışım, kimbilir ne zaman gelir bir sonraki.." dedi, gözlerinin önündeki yağız delikanlıya. Delikanlı, yavruyla ilgili sunturlu bir küfür savurdu.

Gözlerini kapadı, kulağının duymasını engelleyecekmişcesine.

Ateş gibi gencin kolundaki kızların kıkırdamalarına gülümsedi, yana çekildi.

Az ötedeki parka gitti. Çınar yaprakları güz kahvesinden çamur siyahına dönüşmüş, suyu boşaltılmış havuzu kaplamıştı. Banka doğru yürüdü. Belli ki oturma yerine Cat'leriyle basmış, sırtlığa tünemişti birileri. Önemsemedi, oturdu.

Sağdaki ağacın altında bir kedi gördü; patisini yalayan. Ya temizleniyor, ya da cam kesiği yarasını iyileştirmeye çalışıyordu, bilinmez. Ama öbür yandaki köpecik, göbeğindeki yaradan dertliydi, kesin. İkisi de, birbirlerini göremeyecek kadar kendilerine dönüktüler.

Karıncalara takıldı gözü, kaçıncı defa... İki sıra yapmışlardı; gelenler, bir de gidenler. Yine şaşırdı; karşılaşan karıncalar birbirlerine dokunuyor, ya öpüşüyor, ya da en azından selamlaşıyorlardı kendi dillerince.

Burnundan derin bir soluk aldı, bıraktı.

Sağ elini, ceketinin yakası içine yerleştirdiği atkısının altına soktu; bir şey çıkardı göğsünün oralardan. Omuzuyla burnunun ucuna düşen gözlüğünü şöyle bir öteledi, kafasını avucuna doğru uzatıp kulağını dayadı, dinledi.

Elindekini sol avucuna emanet edip, bu kez cebinden bir küçük kağıt poşet çıkardı, eskimiş, sararmış. Bir yanında "salt" yazıyordu poşetin, diğer yanında deforme "m" harfi.

Dişiyle kesti poşetin köşesini, avucunun içinde arada bir kıpırdayanın üzerine serpti içindekini.

Dikkatle yaklaştırdı ağzına.

Yaladı, yaladı, yaladı, yaladı.

Orkestra Adagio çalıyordu.

Gün, düne dönecekti elbet.

Yorum (yok) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

12/4/2007 - Gece Manavı

Kategori: Denemeler

 

Sonunda böyle olacağı belliydi! Bilenler bilir (bu da ne lâf ama), ben gündüz iki şehir arasında gider gelir, geceleri de ertesi günün işlerini hazırlamaya çalışırım. Çalışırdım. Fazla uykuyu sevmez, boşa giden zaman olarak görürdüm. Az uyu, çok yaşa.

 

Ama...

 

Hızla iflas etmekte olan beynime yavaş yavaş vücudumun diğer organları da birer-ikişer katılmaya başladı, dinlemiyorlar beni artık. Gündüzleri kapanmamaları gereken göz kapaklarım kepenk indiriyor, geceleri dükkânı açıyorlar.

 

Tersim döndü, yarasalara döndüm!

 

Dert değil; hayvanları severim. Zaten unumu elemiş, eleğimi duvara asmışım. Bu saatten sonra "amanin kurt adam geldi, kaçalım.." deseler ne olacak? Beğenmeyen beğenmesin, keyfi bilir.

 

***

 

Anadolu pavyonlarında müzisyenlik yaptığım dönemlerde de,  zorunlu olarak böyle yaşıyordum. Herkes yataklarında mışıl mışıl uyurken bizler "işe" gidiyor, sabaha karşı eve dönüp birkaç saat uyuyorduk. Yaş onyedi, onsekiz. O zamanlardan kalma bir diyalog var aklımda.

 

Kuliste bir yandan ders çalışıyor, diğer yandan konsomatris ablalarımdan biriyle sohbet etmekte olan abiyi dinliyorum. (Liseyi yedi yılda bitirmemin, ders çalışma stilimle bir ilgisi yok; "cebir"ci taktıydı bana. Valla!)

 

Neyse, ağabey dertli. Mahallesinden bir kızı istetmiş, vermemişler, soruyor:

 

"Yahu, biz de diğer insanlar gibiyiz, çalışıyoruz, seviyoruz, üzülüp seviniyoruz, acı çekiyor, yaşıyoruz. Ama toplumdan dışlanıyoruz. Farkımız ne ki?"

 

Abla, ince uzun kahverengi sigarasından derin bir nefes çekip büzdüğü dolgun dudaklarının arasından birkaç halka savuruyor, sonra yanıtlıyor:

 

"Bak, normalde insanlar gündüz yaşar, geceleri uyurlar. Doktorlar, polisler, nöbetçi eczacılar.. ne bileyim bazı meslekler hariç böyledir, de mi? Onlar da zaten vardiyalı çalışırlar. Sen hiç "gündüz hayatı" dendiğini duydun mu? Denmez! Bizimki keyfekeder, kedere keyif işi. Normal olanların ne işi var bu saatte burada? Bana 'gece kadını', masamda salya akıtana "onun gece hayatı var" diyorlar. Bu normal değil,  önünde takısı var: "Gece" hayatı.. Çakozladın mı farkı?”

 

 

***

 

Düzen böyle bozulup gece ile gündüz yer değiştirince gündem de kayboluyor, izleyemiyorsun. En kötüsü de bu. Normal insanlar ne izliyor, neyle uğraşıyor, nasıl yaşıyorlar bilemiyorsun.

 

Gece gece nereden girdim bu konuya?

 

Hah, hatırladım: Sebzelerden!

 

Sağolsun, aşağıdaki belgeleri sevgili Kemal Öncü göndermiş.  Ben geceleri yaşadığımdan pazardaki, manavdaki değişimleri de farkedemez hale gelmişim. Görünce şaşırdım, uykum kaçtı…

 

Et yerken canlı halleri aklıma gelir, vicdanım sızlar;  meyveye, sebzeye saldırırdım.

 

Acıktım da ama bunları gördükten sonra işler hepten karıştı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorum (2) :: Yorum yaz! :: Bağlantı

<- Önceki Sayfa :: Sonraki Sayfa ->